Geçmiş Günler 2 (Rüstem’in Dilinden)


Yazar: Abdullah Kavaklı

Bir yazar için en kolay şey kendi hikayesini yazmaktır. Bu yüzden yazarların ilk hikayeleri genelde kendi hikayeleridir. İçinde birçok kavram kargaşası, olay örgüsünde mantık ve kurgu hataları bulursunuz ama samimiyet kokar.  Benim hikayemse yazarın ilk hikayesi değil. Belki kurguları başka kitaplardan, karakterleri hayatın içinden alıyordur ve belki de yazılmak üzere, içinde yeniden bir hikâye yaşıyordur. Ama ben Rüstem olarak, yaşadığımı anlatmak isterim samimiyete binaen, yazarın kurgusu, dili beni ilgilendirmez, isterse şimdi konuşulmayan bir dilde yazsın.

Yazarın yanına bir gece vakti değil ama bir akşam vakti uğradığım doğrudur. Mektuplarını gün içerisinde bırakmayı unutunca eve dönerken belki önemlidir deyip onları yanıma almıştım; ki bu normalde yaptığım bir şey değildir. Ama her yazgı, olmayacak bir şeyin olmasıyla nasıl gerçekleşirse, benim de o anda orada olmam gerektir. Evinin önünden geçerken ışıklarının yandığını görünce, tarihi bir apartmanın ağır demir eşiğinin üzerindeki ona ait daire numarasının ziline bastım. O eski otomatik sistem, bir köşk kapısı açarmışçasına çıkardığı kaim seslerle kapıyı araladıktan sonra apartmanın dar ve yüksek merdivenlerinden katına çıktım. Yazar, altı küf yeşili, üstü beyaz, nemden bir kısmı dökülmüş duvarların, beyaz taş ve çimento karışımı mozaik yer döşemesinden çıkan siyah demirlerin ahşap üst tarafını ele kıymık batabilecek bir kısmından tutmuş bekliyordu. Yıllardır sanki orada duran bir heykel gibi vücudunu çevirmeden sadece gözleriyle önce elimdeki mektupları sonra da beni dikkatli bakışlarıyla süzdü. İlk başta her hareketini hesaplamaya çalışıp hareket ettiğini düşünebilirdiniz. Hâkim yaka gömleği, üzerinde hırkası, yüzünün hatları düzgün, ama yapmacık olamayacak kadar basit, içinden geçen her şeyi öğrenebileceğiniz bir çehresi vardı. Önleri dökülmüş saçları, gözlüklerinin ardından, rengi ne yeşil ne de kahverengi diyebileceğiniz anlaşılmayan ama dikkat çeken buğulu gözlerle kırkından fazla göstermiyordu. Hoş geldiniz; sizi bekliyordum dedi. Onca girmemek için ısrarıma rağmen içeri buyur etti. Ahşap kapıdan girince masasının üzerindeki dağınıklık dikkat çekiyordu. Üst üste dizili kitaplar, birkaç kupa bardak, yerde ise üzerinde uzanılarak bir şeyler okunduğu belli olan bir battaniye, halının kenarında unutulmuş muhtemelen soğumuş içerisinde gül yaprakları bulunan sadece onu tanıyanların bildiği bir çay, duvarında kâğıdın bir kısmına güneşin pencereden düşen huzmelerinin soldurduğu bir hat yazısı vardı. Aslında hikâyeyi yazara ben yazın demedim, hikayelere ihtiyacı olduğunu ve benim de anlatacak bir hikayem olup olmadığını sordu? Ben de dünyaya gelip hikayesi olmayan bir insan var mıdır dedim. Önemli olan neyi nasıl anlattığındır. Dinledi ve sonra iznimle yazmak istedi. Eğer sadece yazılanlarda kalacaksa, birileri bu hikâyeyi yaşamak istemeyecekse, elbette dedim. Çünkü şiirlerde, hikâyelerde, anlatılarda yaşananlar ya birilerine ilham olur yaşanır ya da yazılmış ve yazılacak olan bütün hikayelere bir yaşanmışlık katar.

Yazarın dediği kadar canla başla bir yerlerde memur olmak istedim mi? Safiye’yi o kadar istiyor muydum? Hikayemi anlattıktan sonra lütfen bunlara siz karar verin. Öncelikle bu kadar Safiye’ye ram olsaydım sizce eninde sonunda bir gün kendimi belli edip çaktırmaz mıydım, gidip de istemez miydim, hangi erkek sessizce bekleyebilir? Ama Safiye’nin benim ona duyduğum ilgiden haberi bile olduğunu sanmıyorum. Geceleri yürümeye çıkmış bir dertli olarak bilinmeyi daha çok isterim. Uzaktan izledim mi? Evet! Ama inanın rahatsız etmek istemediğim için. Karşımızdaki belli etmediği sürece bizimle konuşmaktan haz alıp almadığını biz bilemeyiz, benimle karşılaşmaktan hoşlanıyor mudur bilmiyordum; bu yüzden kendimden bıktırmak istemedim. Mesela ilgimin sebebini de benim içimde ona karşı olan acıma duygusu mudur diye kendime hiç sormadım? Onun annesinin babasının olmayışına kayıtsız kalamayıp her başkalarının ona dokunuşunda benim de yüreğimden akıp giden şeylerin olduğunu bilmem midir, o da bunların farkında mıdır bilmiyorum. Gerçi her şeye rağmen benim trene binip de ayrıldığım gün bir el sallasa sevinirdim. Sonuçta o kadar konuştuğumuz zaman var, ben pencereden dışarı diğer herkesin ellerinin birbirine baktığını gördüğümde diğer her şeyin hatırına bir el de benim için kalksın isterdim. O evinin bir köşesinde ona gelen kitapların içerisinde yüzerken, onu sabahlara kadar o istemese de koruyan, o kitaplardan başını kaldırıp da hayat nedir diye sorduğunda yanında olan, benimdir. Gerçi nereden bilsin, bazı şeyleri anlatamazsınız ya, sadece yaşar hissetmesini beklersiniz? Buna aşk mı sevda mı ne derseniz deyin, ama kalbimde bir yeri vardır isminin ben onu bilin istedim.

Bu isim ellerimizde mücessem bir varlık olmak zorunda mıdır? Ruhlarımız doğrusu yetmez mi bize? Şu toprağı, ateşi, gövdemizden çıkarıp atsak, yanmadan yakılmadan safiyane varlığımızla sevsek mesela, böyle âşık olsak, cisimleşmesek, şeytan ruhumuzu kandırmasa ne olurdu? Hangi aşık aşkının cismini istemiş de yanıp kül olmamış, kavrulmamış, yok olmamış? Olması gerektiği gibi kalamamış, sade beşer kalmış. Bu yüzden değil midir aşka dokunanın bir türlü kemale eremeyişi, olamayışı, sürekli arayışı, hakikate varamayışı… Oysa ne çok hakikate eren var etrafımızda, olmuş da sana bana ona hakikati anlatmış, doğrusu budur demiş, kafir budur, Müslüman budur göstermiş. Ama bizse sadece okunmayan hikayeler arasından çıkıp birazcık bir derdimiz var deme cüreti gösteren bir kahramanmışız. Bir de yazar onu Allah’tan istediğimi bunun için dua ettiğimi söylemiş, ama bilmediği bir şey var benim hakkımda, ki bir yazarın kahramanının karakterini bilmeyişi onun için bir utançtır, ben kaderciyimdir, boyun eğer beklerim. Allah’ın bize vereceklerine karşı hürmetsizlik değil mi dua ederken kendin için bir şeyler istemek? Dünya duayla ayakta kalıyor doğrudur, ama bu dua sanırım, çok param olsun, şu kız da benim olsun diye değildir. Dünyadaki tüm insanları etkileyen kötülüklerden bir an önce kurtulmak için yapılmış olan bütün el kaldırış, yalvarış, sanırım her zikir, şu direksiz kocaman göğü üstümüze yıkmaz. Yoksa nereden çıkardılar kendimiz için istediklerimizin dua olduğunu. Ben onu Allah’tan benim olsun diye istemedim, ama gönlü olduğunu bilseydim kendisinden isterdim. Of! neler söylüyorum böyle, bu yazar bu söylediklerimi yazıp aforoz ettirecek beni, dinsiz imansız diyecekler. Benim aklım mı var herkesi kafir yapacak, gönlüm mü var herkesi gönlüme sokacak. Ne sadece aklım ne de sadece gönlüm var.

Aslında her şeyi anlatıp kendimi dökmek istemezdim. Ama yazarın anlattıklarına karşılık ben de konuşmak istiyorum. Beni kimsesiz bir kıza yan gözle baktı gibi gösterdi diye ayıplamayın. Biliyor musunuz, ben Safiye’nin gözünün rengini bilmem, cismi bir kez olsun hayalime girmemiştir. Bazen kendime de sorarım, başını kaldırsaydın, varlığıyla bir baksaydın, şöyle dünya yarılsaydı da yerin içine girseydin ne olurdu? Siz hayatı sadece aşkla yazmış bir adam olarak beni hayıflardınız. İbni Sina ‘alem aşktır’ deyince, o felsefeci olur, bense gariban Rüstem, Gazali kalp deyince o aslında akıl dediler derler ama kalbi neden kullanıyor bilmem. Bu eski adamların kalp diye kapı kapı, kitap kitap dolaşmalarının nedeni nedir biliyor musunuz? Benim gözlerini bile görmediğim, belki bir ân içerisinde, eli elime dokunur, gölgem gölgesiyle hemhal olur diye yandığım tutuştuğum, gözümün ayak uçlarımda yürüdüğü zamanlarda, hayalimde uydurduğum hikâyenin kalbime kalp atışı olarak yansımasıdır. Kimin kalbi sevdiğini görünce deli gibi atmaz, en çok istediğiniz şeyler gerçekleştiğinde, korktuğunuzda, heyecanlandığınızda, bütün o ahenk içerisinde en çok hissettiğiniz kalptir. Bir yere koymam lazım kendimi o yüzden diyorum böyle. Yoksa ben de biliyorum kalp neler için çarpmaz.

Ah! Size onca şeyden bahsedip, kendimce hayat dersi vermeye çalışan bir ahmak zannettiyseniz beni özür dilerim. Ancak insan önce kendinden başlamalı doğrusu budur. İlkokulum köyde, ortaokulum ve lisem yakındaki kasabada geçti. Sonra üniversite yıllarım, arkadaşlarım hep şehirlerde kalmayı tercih ettiyse de ben anneciğimin yanında yaşamak için köye geri döndüm. Herkesin hayatında oldu olacak yaşantılarla vaktinizi daha fazla almadan benim hikayemin asıl başladığı, duygularımı anlamlandırdığım yere, bir akşam namazı sonrası caminin köy odasında bir Özbek romanı olan 1961 baskılı Abdullah Kadiri’nin Ötgen Günler romanını okurken ki zamana gidelim. Yanımda oturan Seyfettin amca sakalını sıvazlayıp da ne okuyorsun evlat biraz bana da oku dediği anla, yatsı namazlarına kadar kitap okuduğum zamanların başlaması birdir. Siz bu hikâyenin yazıldığı zamanlarda yaşayanlar, belki bilmezsiniz, eskiden cenk kitapları, sireti nebi, gaza kitapları ve daha nicesi, ‘lüküs lambası’nın etrafında çevrelenip okunur, Hz. Ali Zülfikar’ı kuşanınca heyecanlanan, Halid Bin Velid Mute’de sancağı alınca,  Musab şehit olunca ağlayanlar eski yazı bilen dedelerin yanında o vaktin her zerresini hissederek yaşardı. Ötgen Günler ‘geçmiş günler’ anlamına gelen bir romandı, içimizde yanan milliyet ateşi o günler için kor gibi sarmıştı etrafımızı, ata yurdunda ne hikayeler var deyip de merakımdan almıştım; bir Özbek romanı Atabek ile Gümüş’ün hikayesi… Onların aşkı bendeki çoktandır meraklandığım, ne yapıyor diye sorup durduğum, biri belki de rahatsız eder dediğim Safiye’nin adını anlamlandırmam, içimdekini cisimleştirmemle başladı. Ötgen Günler benim için Rüstem İle Safiye’nin hikayesi olup çıkmıştı. Önce Seyfettin amca her akşam romanın bir kısmını okutturdu bana, diğer yaşlılar, kadınlar çocuklar derken kitabı çizgi roman ya da arkası yarın gibi birkaç kez okudum. Sonrasında başka kitaplar bulup okumaya başladım, cebimize biraz para girmişliği de vardır bu vakitte, detayına girmiyorum.

Aslında bu kitap merakı üniversiteye başladığım parasız zamanlarımda sahaflarda çalışırken kitaplar adına bilgim olsun diye üstünkörü baktığım ya da birileri bir kitap sorarken içeriğine dair verdiği bilgilerle okumuş kadar olduğum kitaplardan ibaretti. Sahaf için kitap ararken de dolaştığım, bit pazarından öğrendiğim eski çakmaklar, saatler, fotoğraf makinaları, daktilolar, pikaplar, gramofonlar ve diğerleri benim hayatımın bir köşesinde eskiye dair bir özlem bırakmıştır. Herkesin kasetlere geçtiği dönemde benim evimde pikap ve plaklar vardı. O dönemde kitaplarla birlikte o kadar çok insan tanımıştım ki, bazen şöyle de arkadaşım var dediğimde, sende ne kadar çok attın derler. Şu şehrin merkezinde sürekli mitinglerin ve toplantıların olduğu parkta afla çıkmış katilden, cepçi[1], tırnakçı[2], torbacıdan[3], şu toplum hayatına zararlı kitapçıların ve diğer esnafın bazen borç para aldığı tefeciden, gençleri ekmek tezgahının altından zehirleyen sakallı pideciden, doktor arkadaşımla gittiğim akıl hastanesinde onun aldığı anemnezlerden[4], yardım edeyim diye sokakta bulup eve getirdiğim onca yolda kalmış adamdan, sahaflarda tanıştığım şizofren şair yazardan ve diğer insanların korktuğu bir çok insandan bihaber kalmadan yaşadım. Ama yaş kemale erince çok insan tanımak içinizden gelmiyor, güvende olma duygusu daha ağır basıyor, maceraya atılmıyorsunuz ve artık düşmüş bir adam görünce ‘komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelerine taşınan Müslüman zenginler gibi’[5] dönüp bakmıyorsunuz, mektubu olmayana mektup, santralin bağlamadığı telefona telefon etmiyorsunuz. Bu kadar çok şey görüp, cüzdanınızı çaldırıp, evinize hırsız girdikten sonra kilitlenmeyen kapıları olan köye dönmek insana zor geliyor. Kurtların çakalların arasında yaşayana, köyün koyunları safiyane temiz görünüyor. Ama insan bu kadar temizliği kaldıramaz. Biz saf insan bulunca ona yüklenir, kurdun önünde düğmelerimizi ilikleriz.  Gücümüz yettiğine kavgaya girişir; güç yetmese kaçarız. Bazen sırf sorun çıkmasın diye sorunlu, kavgacı insanların yanında susar, sessiz sakin insanlara sesimizi yükseltiriz. Evimizin içerisindeki insanlar bağırılacak nesnelerdir, ama dışarıda bir tezgahtarın önünde kibarlaşırız. Çocuklarımızı falancanın çocuğuyla kıyaslar, o çocuk annesine babasına hürmetkar mıdır, evin içinde kimdir nedir bilmeyiz. Kötülükten nefret ederiz ama toplumda biraz önde olanlar kötülük yapabilecek, zarar verebilecek olanlardır. İnsanız, kötülüğe, kan ve göz yaşına sır bir aşkla bağlıyız. Bir de ah yok mu şu son zamanlardaki sadece başarılı olma merakı, tevekkülden çok bir çocuğa bütün hayatının anlamının sayılarda ve başarıda olduğunu kanıtlamaya çalışanlar, elinizi öpecek, geçmişi yad edecek, büyüklerine hürmet kılacak çocukları nerede bulacaksınız. İşte ben bu yüzden gerisingeri anamın yanına döndüm. Şehir hayatı bana güzel gelmedi. Şehrin insanının at yarışları kıvamındaki yaşamı içerisinde köyün imece birbirine yardımını sevdim; ama demiyorum ki köy insanını şehre koy aynı temizlikte kalır. Ve bir gün bu yeri terk etmem gerektiyse şehre gitme arzusundan ya da Safiye’den değil yine kendimden kendi kararımla buralardan gitmek istedim. Aynı yerde olmaya katlanamam… Sizin korumanıza hiçbir ihtiyaç duymasa da kendince koruduğunuz, üstüne titrediğiniz o şeyin başkası tarafından üzüldüğünü ağladığını duysanız, hissetseniz ya da aklınızda kursanız, bütün cihanı yakmak için küçük bir kibrit gerekir. Siz en büyük aşıksınızdır kendinizce, ama aşkla tutkuyla sevilecek olanlar, ağlatan, hırpalayan, üzen, bütün duyguları karşısındakine yaşatanlar olacaklar. Siz de ağlamak acı çekmek istemiyor musunuz sanıyorsunuz? En olmadık zamanlarda, en olmadık insanları kalbinize alıp, sonra sessizce taş yemiş bir köpek gibi kenara sızı içerisinde kaç kez çekildiniz? Kaç defa aldatıldınız, kaç insan tarafından hırpalandınız? Sonra aşığın kendisiyle çelişkisinden, halinden anlamaz mısınız? Aşığa kızmayın! Allah insana artık kendinden çık da etrafa bak deyince tüm benliğini ezip, onlar kendinden dışarıda kalanlardır. Oysa ki ölümü istemiş, ruhları bedenin içerisinde sıkışıp kalmış, göğsünü açıp masivaya, geç kalınmış hayatların içerisinde bir fotoğraf karesine kendisini sığdıramamıştır. İnsan-ı Kâmil nedir? Dünya bir kadraj bizse ânı tüketemeyen her dem yenilenen, asırlık yollardan gelip yine onu bulan, ondan kopamayan gidemeyen, uzaklaştığını zannettikçe yakınlaşan, dünyanın diğer ucuna da gitse kendinden kaçamayan bizleriz. Bu kocaman kürenin içerisinde her döndüğün yerin yine aynı yer olması ilginç değil midir? Nereye gidebilirsiniz, gittiğiniz yer yine başladığınız yerdir. İşte ben tam böyle bir yerden hayata tekrar başlarım. Yoksa nefes alamam, tekrar tekrar her surette bulduğum, Leyla’nın, Şirin’in, Aslı’nın, Hurşit’in ve dahi diğerlerinin nice takrir ettiysem de ânın bir köşesinde kalamam. Her dem insan yenilenmeli, yapamayınca hicret etmeli, bu hicret en son kalbine ininceye kadar sessizce devam etmeli ve belli bir vakte erince gönlün dilini susturmalısın. Susturamazsan hakikatini onlarca kez bir dilberin dudağının bir kenarında bulursun, oysa ki hangi suret kalbindekine karşılık gelir, hangi sohbet ruhunu yüceltir. Her Safiye’nin yanına gittiğim zamanda şu yol da bitmesin demedim mi sanıyorsunuz? Dünya kelamının en tatlı halini, lezzetini, akşamları bir çay sofrasının başında sanatın, şiirin hikâyenin, şu ipek sesin hayalini kaç kez kurmadım mı? Şuradan şöyle sonsuzluğa doğru elini tutsam ve birlikte yürüsek demedim mi? Ama şu kalbindeki büyüttüğün şey o mudur? Ben işte bunu bildiğim için sessizce yürüdüm ve sonra kaçarcasına uzaklaştım. Çünkü biz ikimizde aynı tecellinin pürüzsüz bir aynada yansımasıyız. İşte uzaklaşınca anlarsınız ki ilk başta her gün nerede diye kalbinize sorduğunuz zamanlar, siz ümitsizliğe düçar olduktan sonra, aralıkları uzar da uzar, sonra sormaz olur hayat derdine düşersiniz. Hakikatse, şairin şiirinden, udinin udundan, fikrin eleminden muzdarip bir yazardan, sizce güzel görünen onlarca hayalin ailen tarafından usanmışlığından ibarettir, içeriden biri gıy gıy yapma ya da bıktım senin kitaplarından diyebilir.  İbni Sina ballı helva yediğiniz zaman aşk acısının geçeceğini söylüyor, ama ben ondan daha gelecekten size göreyse daha geçmişten gelen bir adam olarak diyeyim ki, aşk acısı diye bir şey yok, siz çekmek istediğiniz acıları zihninizde kuruyor ve onu yaşıyorsunuz. Ne zaman kavuşsanız bu benim ilacım değilmiş diyeceksiniz, o zaman neden hala burada bekliyorsunuz. Ufacık bir kabullenmeyle yolunuza devam edebilir ve o kapalı yolların nasıl da tek tek açıldığını görürsünüz. Dermanı sizde olan hastalıkların peşinden gitmeyin. Ben size ne dersem diyeyim, kendi ilacımı bulduğumdan beridir böyle konuşuyorum. Yoksa kaç otobüs geçtim, kaç defa yollara revan oldum sayısını ben bile hatırlamıyorum. Sadece o günlerden bende, biraz merhamet ve çokça samimiyet kaldı, kala kala…

Ah Safiye! O parmaklar, o yanına vardığım zamanki kalp çarpıntısı, eski şarkılar, lavta, yollarda yürüdüğümüz zamanlar saatin dakikanın geçmemek için çırpındığı ama kasırga misali beni savurduğu, her ayrılışta kendime getirdiği vakitler. Şehirden gelirken geçtiğim yan tarafın, arabanın kasasındaki sallantıda içimde çalkalanan hayatım, kalbim… Anlatmasam olmaz mı? Daha fazla ele vermesem kendimi, sır bir duygudur. Biliyorum siz de o yaşadığınız zamanlara dönmek için o ânı hissetmek istiyorsunuz. Ama içimde kalsın lütfen, hem ona hem kendime ayıp. Siz kendiniz yaşamak istiyorsanız, kalbinizi elinize alıp âşık olduğunuz zamanları hatırlayın ve kurgulayın, onunla konuşmaktan ötelerden gelmiş doyulmaz bir zevk duyuyorsunuz, onun yanında yürürken elleriniz ufacık onun ellerine değerse ben nasıl tutuşurum diye ellerinizi koyacak yer bulamıyorsunuz. Cennet deseler, huri deseler bir bu kadar şeydir diyorsunuz. İşte bendeki de öyle bir şeydi, ama anlatmayacağım. Çünkü onun cisimleşmesini bir isme dönüşmesini, kalbimden dışarı çıkıp da bir varlık olmasını istemiyorum. Bir varlık haline döndüğünde beni hırpalayan, acıtan bir şey haline gelecek, beni, bütün hayatımı, üzerinden fil ordusu geçmiş bir çayırlığa benzetecek. Neden onu kalbimde yaşatmak varken bir surete dönüştürüp öldüreyim.

Çok uzatmadan kelamı son kez sizi yazarın anlattığı o geceye götürmek isterim. Ben yanında o karanlık sokakta yürürken içimde bir şeylerin telaşı vardı. O kâğıt parçasının ipek yumuşaklığında hafiften bir rüzgâr okşamasına benzer şekilde ellerinden, gözlerinin satır aralarından kayarken, o paçavrayı nasıl kıskandığımı sizlere anlatamam, anlatmayacağım. Çoktandır o gelirse birlikte gideriz gelmezse de tek başıma giderim diye düşündüğüm fikri uygulama zamanı gelince, memuriyete girmek için çalıştım. Ne o gece kaçtım ne de o gece her şeyi sildim. Hiçbir hatıra hiçbir insan zihninden silinmez, sokakta gördüğünüz alelade insanı da yıllar geçse bile hala hatırlayabilirsiniz, mümkündür. Ben Rüstem, işte bütün her şey ben yaşarken oldu ve bitti. Şimdi yazara versem kelimeleri, akıllıca cümleler kurup beni suçlayacak, bense ona vermediğim her kelime her yaşayış için denize dökülen ırmakların başında bağdaş kurup bekleyeceğim. Benden sonra yazma lütfen, gözlerimdeki çimenlikte seller akarken, duygusuzca yaptığın kurgunun, yazdığın dilin ne de güzel oldu demenle değişmeyecek kaderin ve şu yazının içerisinde fark etmediğin onca şeyle beni suçlama. Ben mektuplarını getirdim ve gidiyorum. Ne Safiye’den bir haber bekliyor ne de artık aşk hikayelerine tahammül ediyorum. 

Rüstem! Yazarın kahramanlarını bu kadar özgür bırakması olmaz elbette, araya girip bir şeyler söyleyeceğim. Bence kahramanlarının çelişkilerini, yazar olduğu gibi anlatmalıdır. Ben seni tabi ki kalbinden her geçenle anlatamam, ama sana bazı şeyler söyleyeceğim beni affet. İlk başta kimseye bu hikâyeyi yaşamayın dedin ama hep insanlara sonrasında nasihat verdin. Ve Rüstem erkekler de bekler, kendini yakıştıramaz, olmaz görür, kavuşmayı ahirete bırakır, içinden geçiremeyeceği bile onlarca şey varken sessizce bir köşede artık benden gitsin diye bir ömür sessizliğe gömülebilir. Ayrıca Safiye’yi çok sevmedim dedin, ama nasıl yanıp tutuştuğunu anlattın. Bir de neden bir şeyler bildiğini kanıtlamaya çalışıp araya başka isimler koydun onu da anlayamadım. Rüstem en az senin gerçekliğin kadar ben de insanım, başkalarının hayatları bize yaşadıklarıyla yaklaşabildikleri kadardır. Tahammül edemediğin şey, görmek istediğini yaşayamamış olman… Acılarımızı kutsallaştırmayıp herkesinki kadar demeliyiz. Bir de Allah’ın rahmeti büyük, bence O’ndan her şeyi isteyebiliriz. Ben senden çok Safiye’yi merak ediyorum. Onu bekliyorum. Belki anlatacak, belki bir mektup yollayacak, o zaman hikâyenin sonunu getireceğim.

Not: İnternet dergisi olmanın faydalarından yararlanarak, hikâye kurgusunu oluştururken karşıma bazıları tekrar tekrar çıkan birkaç şeyi de sizlerle paylaşmak istedim.

İlham olanlar:

Sevmek Zamanı

Metin Erksan Filminden

Aşık Veysel:

Sen vardın orda

Abdullah Kadiri Ötgen Günler Kitabı

https://www.kitapyurdu.com/kitap/otgen-kunler/142597.html

            Ahmet Arslan:

            Dermanın Olayım


[1] Cepten para çalan,

[2] Para üstü alırken el çabukluğuyla eksik aldığını iddia ederek fazla para alan

[3] Uyuşturucu madde satan

[4] Hasta öyküsü

 

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s