Geçmiş Günler


Yazar: Abdullah Kavaklı

O kadar büyük dünyalar var ki küçükmüş gibi sessizce içten içe yaşayan. O denizin derinliklerini keşfetmek için, onunla biraz zaman geçirmeniz gerekir. Bizim kahramanımız da hikâyenin içinde var olma sancıları çeksin, heyecanını kaybedip küllerimi havaya savurmuşum zaten diye düşünsün, aslında hiçbir şeyden vazgeçmemiş olduğunu bilmeden, sadece bir ses, bir şey ararken ve bu yüzden kelimelere düşerken ve belki ağlarken, acıları ağıtlarla, tütsülerle kutsarken bir yerlerde sükûnet içinde yaşasın. Bizse onu sonradan fark etmişliğimizin kederiyle musikinin her tonunda, kalbin notalarının her atışında demlenişimizi, kemale erişimizi, olgunlaşmamızı izleyelim.

Riyaziye[1] raks ile hengameye dalarken, birler dörtler beşler ile komaların tını ile imtihanından geçerken, mücenneb-i sagir[2] ne demektir? İşte kahramanımız onun ellerinin ve parmaklarının tasvirini güvercin uçuşunda bulur. Yele karşı rüzgârı tutarcasına o parmakların öyle kafiyeler gibi perdeler arasında süzülüşünde… Sonra bir de kendini ona yakıştıramayıp biz biz olmaktan çıkamazsak, ne yaparız, ne ararız diye sorar. Mesela Yesrib’in de Basra’nın da yolunu bilir, içinde çıktığı yolcuklarda o kadar uzaklara gider. Ataların izini takip eder ama onların bulduğu hakikatin peşinden kendi hakikatini bulamaz. Eğer her insanda bir hakikat varsa benimki nerede diye bağırır kendisine. İçindekileri belki çok anlamlandıramaz ve anlatamaz ama soruları vardır sorunlarından çok. Her akşam yolculuklara çıkar, ellerini cebine atar ve köyün içinden geçen tren yolunun kenarından uzaklara doğru yürür.

Hikayemiz de aslında tam burada, bir tren yolunun bitişiğindeki köyün sessiz bir kenarında başlar. Yaşayan var mıdır denilen bir yerde, küçücük, ahşap, zemini taştan yapılmış üstüne büyük meşe tahtalarından özensizce çakılmış, tren yollarında çalışanların kalması için yapılmış eski bir ev vardır. Kapının üç adım basamağını çıkıp paslanan menteşelerin gıcırtısıyla açılan bir kapıdan içeri girince bir yatak, ufacık bir mutfak tereği ve biraz da oturacak yeri kadar küçük bir masası olan bu yerde bir kız oturur. Babasından kalma duvarda bir lavta, gümüş tellerinin kim bilir kaç zamandır değişmediğinden ses çıkarabildiği kadar bir ses… Kitaplar tozlu değil, ama eski… Hemen yatağının köşesinde yüklüğün kapısının kitaplar olduğu kısmının bilinçli söküldüğü anlaşılan ahşap bir niş. Her daim odanın tereğinin yanındaki ocağın başında duran kapının altından girip özgürce yaşayan simsiyah bir kedi… Evin kapısının önündeki basamaklarında oturup lavtanın tellerinde uzun ve incecik parmaklar… Kadife gibi bir perdeden diğerine geçerken ipek yumuşaklığında bir ses yankılanır. Tren karanlığın ortasında gecenin içerisinden vagonlarının ha söndü ha sönecek çerağında[3] yol alırken tren yolunun kenarında elleri cebinde yürüyen kahramanımız şarkı söyler. Bazen ‘ol’ diyen öyle oldurur ki, aynı şarkının aynı yerinde denk gelirler;

‘ey gonca açıl zevkini sür fasl-ı bahârın
ben bülbülüyüm sen gülüsün bağ-ı mesârın
gûş eyle nevâ-yı dilini gamlı hezârın
ben bülbülüyüm sen gülüsün bağ-ı mesârın’[4]

Göğü bir pencere gibi açıp bakın, ayın hilal şeklinde olduğu yıldızların göklerden yeryüzüne düştüğü bir zaman sonrasında bülbülüyüm kısmında şarkı kesildi, o ipek kadar yumuşak ses sustu, hangi makamdaydık diye düşündü parmaklar; erkek ânın bir yerinde sanki duymuş gibi sûzidil dedi sessizce? Nazlı nazlı kaç zamandır neden uğramıyorsunuz; dedi kız. Erkek sesi nazik ancak keskin ve vakur; bu saatte bu kapının önünde, siz! dedi; sorunun cevabını vermedi. Ama yine de yanına oturdu. Bu şarkılar çok saçma, kiminle konuşuyorsunuz gün içerisinde böyle, kim böyle konuşur ki, ama lütfen yine de devam edin, bitirin dedi. Kız utana sıkıla şarkının ikinci kısmını da okudu. Sonra kendisinin konuşması gerektiğini düşünerek bu gece vakti neden buradasınız diye sordu. Gerçi içinden sebebini merak etmiyorum ki diye düşündü, belki gerçekten merak ediyor, etmemesi gerektiğine inanıyordu, belli ki bir derdi var. İnsan gece sokaklarda dolaşıyorsa ya sarhoştur ya da dertlidir.

Neden sonra ayağa kalktılar ve kendilerini yolda yürürken buldular.

Bende hem korku hem cesaret var diye söze başladı erkek. Kaç zamandır görürsem ne anlatırım dediği şeyleri söyleyecekti; belki de saçmalayacaktı birazdan öyle hissediyordu. Sussaydı acaba içinden geçen her şeyi anlar mıydı, karşımızdakiler düşüncelerimizi okuyabilir mi? Bir nefes çekti derinden; Elimde tabanca, yüreğimde cesaret, aklımda korku var. Şiir sevmem dedi ama okurum, şarkı sevmem dedi ama bilirim. Ben dedi hiçbir şeyden lezzet almıyorum, heyecanımı kaybettim, kendimden ümidimi kestim, dedi. Burada beni tutan tek bir şey var, o şey de olmasa buralardan gideceğim, göç edeceğim. İnsanların söylerken tam tersini duymayı beklediği ikinci bir şeyle bahsetti kendinden, öyle olmayan ama sırf küçücük bir kelam duyabilmek için söyledi. Birkaç güzel kelimeyle ruhunun okşanmasını, kedi gibi sokulmayı, ümitlenmeyi, bağlanmayı bekliyordu. Zaten erkekler hep böyledir, dağ gibi adam sokulup ağlamak istemez mi? Bazen anlattıklarında hep haklı olmayı, karşı tarafın vereceği sıcak bir mesajın içerisinde hafiflemeyi yumuşamayı…  Umursamaz bir tavırla, evet haklısınız, her şeyin tadı kaçtıysa gitmek en güzeli, dedi kız. Ama o tek şeyi, asıl sebebi sormadı. Zaten ona neydi? Hem şiir şarkı sevmeyip ‘okumak bilmek’ de ne demek, yalan desene, seviyorsun bal gibi desene… Demedi. Ruhunu okşamak istemedi. Duymak istediklerinizi duyamayınca asıl söylemek istediğinizi de söyleyemiyorsunuz. Buzdan bir duvara çarpmış gibi bir duygu ve aşağılanmanın verdiği büyük bir kibirle tekrar konuşmaya başladı kahramanımız: ben dedi, öyle sert söyledi ki, en büyük adamların yaşadığı bir şehre, büyük bir şehre gideceğim artık orada yaşayacağım. Çoktandır daha mutlu olacağıma inandığım bir yere, eskilerin hatırasına yaslandığım, insanlık kahramanlarının yaşadığı ya da öldüğü bir şehrin sokaklarında kalbimden söküp atamadığım şu şeyin hıncıyla gezeceğim. Bu sefer karnımla âşık olacağım dedi, kalbimle değil. Belki o zaman kederli göz yaşlarım büyük adamların hepsinin yaşadığını bildiğim bu yerde daha bir anlamlı dökülecek. Ama kederim bundan dolayı artık bana mutluluk verecek. Ben de büyük bir adam olacağım göreceksin, sana kitaplar getiren makinistlerin ne adamlar olduğunu biliyorum; işte onlar gibi ben de orada karnımla seveceğim ve artık bütün kitapları kendim alacağım dedi.

Ah şu duygular! Bizi en masum yapan, en zalim yapan da onlar değil mi?

Kız bu saçmalığa akıl erdiremeyip ne demek istediğini anlamadan, korkuyla hemen evine dönmek istedi. İçinden “ben kibri değil baharın dallardaki körpe çiçeklerini severim. Şarkıyı şiiri hikayeyi severim. Aşık olanı severim. Aşık insanın merhametini severim. Kendinden başka kimseyi sevemeyecek olanları sevmem.” dedi…

Gökteki ayın verdiği aydınlıkla evin tenha etrafına geri döndüler, lavta kedinin çıktığı yere konulduğu için düşmüş ama kırılmamış. Makinist ısmarlanan kitapları getirmiş, üstünde bir mektup bırakmış, gecenin bir yarısında kız o mektubu okumuş, erkek öylece bakakalmış.  Ben o kitapları senin için yazardım diyememiş, içinden geçen trenleri söyleyememiş, anlatamamış hep ben demiş ama hiç sen diyememiş. Onun için şiirler yazmış, şarkılar söylemiş, mavi kelebekler saklamış kitaplarının arasında ona verememiş, her duasından sonra Allah’tan onu istemiş, her gece onun şarkılarını dinlemek için kapısının önüne gelmiş karanlıkta gizlenmiş. Anlatamamış, ben iyiyim demiş, ama iyilik anlatılmazmış, kendini fark ettirmek, anlatmak için çırpınmış. Geçtiği badireleri, hayatı, ölümü, ölmeden kaç kez öldüğünü, o karanlıkta korkarken aslında ona dokunamayacağını… Zaten dili belası değil midir şu yaşadığımız. Kelimeler ne kadar anlatır kalbimizi. İçimizden geçeni kaç defa hiç eksiltmeden ya da hiç çoğaltmadan karşı tarafa tam anlamıyla anlatabilmişizdir. Ve kendimizi ne kadar çok anlatırsak o kadar basitleşmez miyiz? Kısacık bir zaman diliminde kendimizi anlatabilmek için ne kadar çok saçmalayabiliriz. Sen onu artık bir daha göremem diye kalbindekini anlatma! Ama aydan aya gelen bir makinistin bir mektubuna kız heyecanlanmış sevinmiş, göğsüne sıkı sıkı bastırmış böyle. Erkek içine doğru ağlamış, doya doya bakamadığı her an için bir ah çekmiş. Tam bir damla göz yaşı dökülecekken arkasını dönmüş; ellerini cebine atmış, sessizce içinden söylemeye başlamış:

‘merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
eşkimi kıldı füzûn giryemi hûn etti felek
şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek’[5]

Yazarın iki de bir araya girip hikayeye müdahale etmesinden hiç hoşlanmam ama burada önemli bir durum var, bu hikayeyi anlatmamı bir gece odama gelen Rüstem istedi. O hikayenin bu kısmında gerisingeri koşar adımlarla ağlayarak annesinin kollarına atılsın, biz de kısaca bahsedelim onlardan. Safiye tren yolu bekçisi merhum bir babanın kızı, annesi küçük yaşta ölmüş, Rüstem’se hep hayalinde şehre gidip memur olma hayali kuran bir genç, akşamları bu yerde karşılaşırlar Rüstem’inki bilinçli, belki Safiye de bekler ya onu orası muamma. Ancak bu gece Rüstem akşamları lüküs lambasının altında köyün yaşlılarına okuduğu romanın biraz heyecanlı bir yerine denk gelince amcalar teyzeler onu erkenden bırakmamış, her zamankinden biraz daha geç saatte gelmiştir. Rüstem Safiye’ye sırılsıklam aşık, her gece evinin yanına gider onu görür, bazı geceler kendini fark ettirir, bazı gecelerse uzaktan izlemekle yetinir. Safiye’ninse bu durumdan haberi yok, kadınlar anlamaz mı var ama biz yine de Rüstem’i daha fazla üzmemek için böyle yazalım.

Gitmekle kalmak arasında bir yerde dururken Rüstem, belki bu geç saate kalmasaydı makinistin Safiye’ye yolladığı mektuptan haberi bile olmayacaktı, Safiye’nin heyecanını görmeyecekti. Her gençliğinin deli kanında oğlan gibi gururuna yediremeyip kargalar uyanmadan ertesi günü kararlı adımlarla şehre varır, ne yapar ne eder aylarca başvurmadığı iş, başvurmadığı kurum kalmaz, bir süre sonra da postaneden haber gelir ve postaneye memur olarak girer. Çivi çiviyi söker misali para kazanıp biraz birikim yapınca da annesine haber salar evlenmek istiyorum diye; evlenir, bir de çocuğu olur.

Safiye’nin hikayesi mi? O daha yaşanacakları belki yaşamadı, belki de bu hikâyenin yazıldığı zamana kadar yazara gelip de anlatmadı. Bilmem anlatırsa bir gün biz de yazarız.

İçimizdeki nehirlerin süratle aktığı yüreğimize eski hikayeler doldurup, eskinin daha güzel olduğuna inananlar olarak, ki her dönemde birileri eskinin daha iyi olduğu hayaliyle yaşar, herhangi bir adamın çektiği acıyla dertleniriz. O mısra’ın o şarkının o kelamın arasında, onların acısında kendi acımızı yaşarız. Ben sana belki biraz yaklaşabilirim. Sen beni hissetmezsin ben sen olabilirim, senin ismin olabilirim sende yaşayabilirim. Bu toprak, kibrimle ellerimde bir şekle bir surete dönüşürken onu ellerimden düşürüp kırıp onda yanabilirim. Varım, varlığımdan haberdar olmanı isterim; yoksam yokluğumdan. Bu hikayeler her birimiz için çok tanıdıktır, herkes kendi hikayesini yaşar ama, öfke aynı öfke, aşk aynı aşk, yerler zamanlar kişiler ve oyuncular farklı. Ancak bazılarımız vardır, ilk bakışta ilk konuşmada birbirimize daha fazla yakınlık duyarız. Bazı ruhlar vardır, o kadar yakındır ki birbirlerine, karşılıklı durduklarında bile, bakışlarla ruhları birbirleriyle konuşur. Bu hikayedeki iki insan her ne kadar farkında olmasalar bile onların ruhu da ezelden kardeş yazılmıştır. Sen bensen ben de sensem, iki yapbozun aynı yerinden çıkmış iki parçası gibi birleşemeyiz. Safiye gelirse bir gün onun dilinden, Rüstem yazarsa da bir gün onun ağzından dinleriz. Biz bize anlatılanla gördüklerimizle yetindik, kim bilir belki her şey bambaşkadır.


[1] Matematik

[2] Mûsikîmizde iki ses arasında beş koma değerindeki aralık

[3] Işık

[4] Ey sevgili, açıl, bahar mevsiminin zevkini yaşa.
Ben bağların, bahçelerin bülbülüyüm, sen ise gülüsün.
Gamlı bülbülün gönül sesine kulak ver.
Ben, bağların, bahçelerin bülbülüyüm, sen ise gülüsün.

[5] bilmem ki gözlerime felek nasıl bir büyü yaptı ki
gözümü kan içinde bıraktı, askımı artırdı
benim pençemin( gücümün) korkusundan aslanlar (bile) titrerken
felek beni bir ahu gözlüye esir etti

One comment

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s