Bir Gezinin Ardından: Lyon Notları


Yazar: Mesut Özünlü

4 Nisan 2019 tarihi, bizce hayat takviminin önemli yapraklarından biriydi. Bir gezi başlıyordu Ankara’dan İstanbul’a… Oradan da Fransa’nın üçüncü büyük kenti Lyon’a… Heyecanlıydık. İlk kez görecektik Galya çocuklarının tarihî Lyon kentini…

Aynı zamanda havacılık tarihi açısından bir devrin kapanışına tanık olacaktık o gün. Çünkü bu tarih, yaklaşık 65 yıldır ülkemizin en büyük ulaşım ve havacılık hizmetine ev sahipliği yapan İstanbul Atatürk Havalimanının da son hizmet günüydü. Bu nedenle, buradan Lyon’a kalkan en son uçağa belki de biz biniyorduk.

14.50 sularında uçağımız kalkış için hareket etmeye başlamıştı. Derken, içime bir yığın duygu doluşmuştu. Türk Hava Yolları’nın Lyon uçağına binip memleketin göklerine veda ederken; İstanbul Atatürk Havalimanıyla birlikte yarım asrı aşan bir zamandır onca hüznün ve ayrılığın, bir o kadar da hasret dolu kavuşmanın nabzını tutan mekânlara da “hoşça kalın” diyorduk…

Yaklaşık üç saatlik bir yolculuğun ardından biraz bulutlu ve serin bir hava karşılamıştı bizi Saint Eksupery Havaalanında. Burası Lyon’un yaklaşık yirmi kilometre güney doğusunda yer alan uluslararası havalimanı… Yoğun, büyük, konforlu…

 LYON

Fransızcada “Aslan” anlamına gelen bir isim… Fransa’nın güneydoğusunda yer alan bir büyük şehir… Rekâbet içerisinde bulunduğu Marsilya’nın “daha büyük olan benim” iddiasına bakılırsa Fransa’nın üçüncü büyük kenti… Geçmişi Roma’ya uzanan, Galyalılar tarafından bölge merkezi olarak kullanılan tarihî metropol…

Kuzeybatısında yer alan hafif yükseltilerin dışında genelde düz bir arazi yapısına sahip bir şehir Lyon. Ron ve Son nehirlerinin kâh buluştuğu kâh kollarının sarmaş dolaş olup ayrıştığı bir coğrafyanın daha çok güneyine ve doğusuna doğru serpilmiş… Geçmişte ipekleri ve mezhep savaşları; şimdilerde ise hızlı trenleri, mutfak kültürü, ışık festivali ve futbol kulübü ile ünlü bir yerleşim yeri. Paris’e yaklaşık 460, Marsilya’ya 320 km uzaklıkta.

Liyon’da, Fransa’nın her bölgesinde olduğu gibi demiryolu ulaşımı çok gelişmiş durumda. Bu nedenle şehrin merkezinde, diğer Fransız şehirleriyle ulaşımın daha rahat sağlanabilmesi için Vaise, Peraj ve Pardiyo adlı üç büyük gar inşa edilmiş. Aynı zamanda şehir içi metro ve tramvay bağlantılı bu üç gardan, ülkenin dört bir yanına saatte hızı 300 km’ye yaklaşan trenler kalkıyor.

Lyon, Akdeniz iklim kuşağında yer alan bir şehir. Hatta bizim Ege Bölgesinin iklimiyle aynı özelliklere sahipmiş gibi bir izlenim veriyor burası insana. Bunu, baharın habercisi olan yeşilliğin Aydın yöresiyle aynı oranda uyanışa geçmesinden anlamak mümkün.

Kozmopolit bir nüfusa sahip Lyon… Fransızlardan sonra en yoğun nüfusa sahip olanlar Araplar ve Türkler. Özellikle Cezayirli, Faslı ve Tunuslu müslümanlar, buranın mutlu ve huzurlu insanları. Herkes istediği gibi giyiniyor, özgürce dolaşıyor, dinini yaşayabiliyor. Hemen her yoğun ortamda birkaç Arap veya Türk’e rastlamak mümkün. Hatta Arapça, Fransa’nın neredeyse ikinci dili olmuş gibi. Dolayısıyla bu dili bilen bir kişi, rahatlıkla kuzey Afrika asıllı bir Fransız’la konuşup anlaşabiliyor.

Fransızlar, genelde nazik, hoşgörülü ve kültürlü insanlar. Uyumlu ve duyarlılar. Birbirlerine merhaba demeden geçmiyorlar. Âdeta selamlaşmak için yarışıyorlar. Fotoğraf çekilen biri varsa hemen eğiliyor, rahatsızlık vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Usulüne uygun bir talepte bulunulduğunda veya bir adres sorulduğunda içtenlikle yardımcı oluyorlar.

Fransa’da, hemen her kalkınmış Avrupa ülkesinde olduğu gibi israf ve savurganlık yok. Binalar genelde eski olduğu halde neredeyse yıkım diye bir şey yok. Yenileme, tadilat ve tamir var. Hatta camilerde abdest alan Müslümanların çeşmeleri bile farklı; öyle sular boşu boşuna akıp gitmiyor. Her çeşmede uzun çubuk gibi bir topuz var; dokununca tazyiksiz şekilde akıyor, üç dört saniye sonra duruyor.

Lyon, tarihî ve turistik açıdan destinasyonları zengin bir kent. Ron nehri civarıyla Son nehrinin üst tarafındaki yükseltili bölgeler, hem turistik mekânları hem şehrin tarihî dokusunu içerisinde bulundurması dolayısıyla çok değerli. Bundan böyle UNESCO’nun dünya mirasları listesine alınarak korunmuş bir bölge. Ayrıca bu bölgede 1872 yılında yapılan ve Meryem Ana’ya armağan edilen Forviyer Bazikilası yer alıyor ve bu görkemli mabet Lyon’un önde gelen turistik yapılarından birisini oluşturuyor. Şehirde ayrıca Eski Lyon, Güzel Sanatlar Müzesi, Presquile Bölgesi, St. Martin Manastırı gibi tarihî ve turistik yapılar bulunmaktadır.

Öte yandan Lyon’un yaklaşık otuz kilometre kuzey doğusundaki Meximieux şehrinin yakınlarında tarihî Peruj (Perouges) köyü yer almakta. Burası Orta Çağ köy dokusunu aynen korumuş; sokakları, kilisesi, kemerli kapıları, taş döşeli meydanları ile küçük bir yerleşim yeri. Bu nedenle bu tarihî köyden söz edildiğinde “Peruj’u görmeyen Liyon’a gitmiş sayılmaz” şeklinde bir tekerleme söyleniyor.

PARİS

Lyon’a kadar gelmişken, bir günlüğüne de olsa hızlı trenle Paris’e gidelim, ünlü meydanları gezelim, Sen Nehri kıyısında yürüyelim, Eyfel Kulesine çıkalım istedik.

Sabah saat 09.00’da Peraj garından hızlı trene bindik 11.05’te Paris’in güneydoğusunda bulunan Marne la Valle garında indik. Yolculuğumuz çok rahat geçmişti. Sabah Lyon garındaki puslu ve yağışlı hava Paris’e doğru yaklaştıkça açılmış, yerini güneşli bir havaya bırakmıştı. Burada havaya ve ağaçların dallarına bakılırsa, sanki Paris’teki yeşilliğin uyanışı Lyon’a göre birkaç gün daha geç kalmış gibi. Bu da Lyon’un iklimiyle Aydın’ın, Paris’in iklimiyle Ankara’nınki birbirine yakınmış gibi bir izlenim veriyor.

Lyon ile Paris arası, genelde düz bir arazi yapısına sahipti. Yol boyunca yer yer şehir, kasaba ve köylere rastlıyor; geniş ovalardan, yeşilliği bol otlaklardan geçiyorduk. En önemlisi, bu tren yolculuğu sırasında sık sık gördüğümüz bir manzara, bizi hem buruk bir sevince, hem millî duygularımızı tahrik eden kırık bir hüzne sürüklüyordu. Bizim memleket tarım ve hayvancılığı bitirme noktasına getirip dışarıdan et ithal ederken, yaklaşık yirmişer ve otuzar adetten oluşan yüzlerce beyaz cins sığır ve koyun sürüsünün Lyon ve Paris arasındaki otlaklarda doğal olarak beslenmesi, Fransız tarım ve hayvancılığına büyük katkılar sunması, bizi olumlu ve olumsuz anlamda bir hayli etkilemişti.

Paris’e ikinci defa gelmiştim. İlki bundan tam on yıl önce 2009’da, sanırım yine nisan ayı başlarında, belki de aynen bu günlerde idi. Belki bu nedenle on yıl öncesinden pek farklı gelmemişti Paris sanki bana. Fakat on defa da gelsem Paris bana hiç bıkkınlık vermeyecekmiş gibi bir izlenim hissettim bu gezide. Nedenini tam bilmiyorum; belki Sen Nehri’nin nazlı ve şenlikli havasından, belki şehrin tarihî ve sanatsal dokusundan, belki de cadde ve sokaklarındaki estetik ve uyumdan…

Sadece bir şey yormuştu beni Paris’te. O da Eyfel Kulesine çıkarken kuyrukların çok uzun oluşu ve neredeyse iki saate yaklaşan bekleme zorunluluğu… Ancak her şeye rağmen bu akıllara durgunluk veren kuleyi gezip görmek gerekiyordu. Vincin ve traktörün olmadığı 1887-1889 yılları arasında, binlerce demirin dört simetri oluşturacak eğimle ölçülüp biçilmesi ve iki yıl iki ay gibi bir zamanda inşa edilmesi, öyle basit bir demir yığınının montajı olarak görülmemeliydi bana göre. Bundan böyle her iki çıkışımda da insanlık adına gurur duydum bu kulenin inşa edilmiş olmasından. Bir de Paris’in diğer önemli yerleri daha iyi görünüyordu Eyfel’in üçüncü terasından. Versay Sarayı, Noturdam Kilisesi, Şanzelize Meydanı, Lour Müzesi…

Kısacası, Paris on yıl önce olduğu gibi bugün de güzel, lirik, kıpır kıpırdı. Eyfel kulesinde, metrolarda, cadde ve sokaklarda; siyah beyaz, sarışın kumral hemen her renk ve milletten insana rastlamak mümkündü. Meydanları sanat ve özgürlük kokuyor; evleri görkemli, balkonları çiçekli motifler sunuyordu Paris’in. Hemen her cadde ve köşesinde, sanki insanın ruhunu çeken bir romantizm mıknatısı var gibiydi bu büyüleyici kentin.

Beş gün kalmıştık Fransa’da. Bunun dört günü Lyon, bir günü Paris’te geçmişti. Kendilerini her zaman teşekkürle yâd edeceğimiz rehberimiz Erhan Bey’in konukseverlik ve içtenliği sayesinde dolu dolu geçen bir gezi olmuştu Lyon ve Paris seyahati.

Dönüş için Lyon Havaalanına geldiğimizde hava bir hayli sisliydi. Büyük olasılıkla uçağımız bu yüzden bir saate yakın tehirli kalkmıştı. 9 Nisan günü 12.10 sularında Lyon semalarından Türkiye’ye doğru yola çıkan uçağımız yaklaşık üç saatlik bir yolculuğun ardından, dört gün önce hava trafiğine açılan yeni İstanbul Havaalanına inmişti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Reklamlar

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s