Phantom Thread/Hayalet İplik


Paul Thomas Anderson’u Çok Kan Akacak/There Will Be Blood ile tanımıştım. Onun anlatım tarzı, bu filmde mimiklere dayanıyordu. Karmaşanın içinde kararlı bir insanın halini anlıyor, sefaletini sorguluyor, boşa geçmiş hayatına sinirleniyor; içerleniyorduk. Filmi ve yönetmeni tanımlamak için belki de yanlış anlaşılmış hayat ifadesini kullanabiliriz. Arkadan yaklaşan meşum müziğin rahatsız edici tonu, Amerika kırsalı tekinsizliğine katkı sağlıyordu. Sefalet, inanç, para, amaç; bu eksende olaylar gelişiyordu. Akabinde yönetmenin aynı zamanda Magnolia filmini çektiğini öğrendim. Film rastlantı, taciz, pişmanlık, nefret düzleminde ilerliyor, yukarıdakilerin hayatının düşünüldüğünden beter olduğunu sergiliyordu. Filmde görece kötü adam rolünü üstlenen Tom Cruise’u görenler onu tanıyamaz; zira kariyerinin zirvesi bu performanstır. Öyle garip şeyler olur ki, havadan kurbağa yağması garipsenmez ve çılgın olayları durağan ve sıradanlaştırır bu mevzu. Televizyon kültürü Amerika’sında gösteri ile trajediyi şaşmaz bir açıklıkla sunmayı arzuluyordu film. Orada efsane bir sahne mevcut; bunu izlemek size film hakkında epeyce fikir verebilir:

https://www.youtube.com/watch?v=aNmKghTvj0E

Bu, yönetmenin nasıl olur da filmi bir araya getirecek dediğimiz ilk elli dakika sonrasında sorduğumuz soruya güzel bir ön okumaydı; ‘cevabını aldın mı?’ der gibi. Tesadüflerin yönettiği hayatımızda bize ancak sevgi kalır. En azından filmi ben öyle okumuştum. Anderson’un bir başka filmi Üstad/Master yine bir Amerikan kırsalı gerçeğini, zihinsel hastalıklarla dinin aşırı uçlarının nasıl birbirini omuzladığını iddia ve ifşa ediyordu. Benzersiz Joaquin Phoenix ve Philip S. Hoffman’un birbirini besleyen nefretleri, zirvelere çıkarıyordu ikisini de. Burada üstadın el yapımı içkiyi içtiği ve birlikte hapse atıldıkları sahne unutulur türden değil. Sonrasında çok tartışılan Inherent Vice/Gizli Kusur’da müphemliği uç noktaya taşıdı yönetmen, tam anlamıyla çözmediği finalle oldukça tartışılmıştı. Ondaki anlatım tekniği sinemada sözsüz anlatımın çarpıcılığı ile örtüşüyor çoğusu. Mesela tiyatroda bir olay anlatılırken gerçek hayattan kopulur ve iki kişi arasında ikisinin de bildiği yaşantılarından bahis açılır ve ince ayrıntısına kadar anlatılır. Yeni sinemacıların tercih ettiği yöntemse başta anlam veremediğimiz sözsüz hareketlerin takip eden sahnelerde izleyiciye sunulması ve izleyicinin tatmin edilmesidir. Şimdi birincisine bakarsak konuşma israfı olduğu tartışılmaz, ikincisinde ise izleyiciye sabırlı olmayı öğütleyen bir merak gerilimi ortada. Mesela; ‘biz seninle şurada tanışmıştık değil mi, sen şunu yapıyordun bense sana karşı çıkıyordum…vs’. Boşlukları istediğiniz şekilde doldurabilirsiniz. Bu açıdan ikinci iletişim tarzı, izleyiciye görece değer veren, dikkatini denetleyen bir yaklaşımdır, denilebilir. Anderson ikincisini alabildiğine kullanan bir yönetmen. Son filminde de böyle gerilimler yuvalanmış, öyle ki romantik film mi izliyorsunuz yahut; gerilim, korku filmi mi? Ancak sonunda anlıyorsunuz.

Bu filminde Çok Kan Akacak’ta çalıştığı Daniel Day-Lewis ile beraber. Day-Lewis’i son defa izlemek insana hasbelkader bir burukluk yaşatıyor. Son filmi olduğunu ilan etti. Onun aslında son filminde bir terzi, modacıyı canlandırması aktörlükle güzel bir koşutluk oluşturmuş. Üzerine giydiği rollerin hakkını vermek için epeyce didinen birisi kendisi. Adam sanki klonlanmış ve her biri başka rollere hazırlanmış tarzda dikkate değer –şöhretin büyüsüne aldanmayan- birçok iş çıkardı. Kim, New York Çeteleri’nin Kasabı (benim gözdem keşişi öldürdüğü sahnedir.) ile Çok Kan Akacak’ın hesaplı, bencil petrol simsarı-tüccarın, yahut Son Mohikan ile Abraham Lincoln’ün aynı insan olduğunu iddia eder. Görünürde öyle ama hissediş öyle değil. Onunkisi bir nevi organizma oyunculuk. Mesela Al Pacino alabildiğine bağırır, De Niro dudaklarını aşağı bükerek güler ve had bildirir, Anthony Hopkins’in yüzü deryadır; ama mimikler kişiliklere göre değişmez. Arada ha, o o muydu? diye bir şaşkınlık göstermeyiz; aklıma yeni geldi, Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği’ndeki zorba doktor Daniel Day-Lewis gerçekten o muydu? Day-Lewis kumaşının üzerine ekleyeceği yeni mimikler bulur. Bu rolünde de terzilik rolünü giysi olarak üzerine sarınmış. Modelinin üzerinde giysiyi denerkenki hali, bize bu adam eğitimli, izlenimi veriyor. Son filmi olması aynı zamanda bizde ‘acaba bir seçki mi sunacak’; ilgisi uyandırıyor. Bir bakıyorsunuz müşfik, bir bakıyorsunuz çekici, bir bakıyorsunuz zalim, zorba, müşkülpesent. Bir anda kafasını çevirdiği, olayı garipser tavrı, sanırım kumaşa eklediği yeni özelliklerden biri. Reynold’un (oynadığı karakter) hayatı, kahvaltı masasında mutlak sükunla çizdiği ve kalburüstü kişilere sattığı elbiseler tarafından esir alınmıştır. Alma’nın ‘sen neden evlenmedin?’ sorusuna ‘çalışıyorum’ cevabını vermesi bu yönde. Arada gelen ataklar ise sanatçının boşluğa düştüğü ve üretemediğini sandığı o yokluk anlarındandır. Hep iyisini ve vazgeçilmezi elde etmenin imkansızlığı… Reynold’un ulaşılamaz olması sadece işinden kaynaklanmıyor. Ablası buna katkı sağlıyor. Ablası ile aralarındaki ilişkiyi tam çözemiyoruz. Buna birazdan dönelim. Kısaca başta gördüğümüz modelin durumuna Alma da düşecek mi sorumuzu cevaplıyor film. Acaba bu gönül avcısı; sanki objeleşen, tahakküm makinesi halini alan Reynold’u (limoni, buzdolabından çıkmış taze yaşlı adamı) Alma değiştirebilecek midir? Muhtemeldir ki değiştirebilecek, peki bunu nasıl başardı, Alma? Sorumuzu cevaplıyor Alma, ‘ona sen ne verdin’ sorusuna karşılık ‘her bir parçamı’ şeklinde. Filmin birçok ayrıntısı gibi baştan bunu görüyoruz ama bilmiyoruz.

Başta bahsettiğim sahne diyalogları, merakla desteklenen konuşmalar aslında yedinci sanata modern bir roman özelliği katıyor. Her şey yerli yerinde; başkarakterler var, aralarında hareketlerini açıklayacak olaylar sergileniyor, her karakter bir amaca yönelmiş, biricikliği sağlayan mekan ve belli bir müphemlik mevcut; mesela ablayı tam çözemedim, o okuyucu-izleyicinin yorumuna havale edilmiş. Abla ile kardeş arasında bir iş akti var sanki. Sabah başlar, günboyu devam eder. Araya kimse giremez. Reynold eve geldiğinde onu sorar. Ne zaman geri geleceği önemlidir. Abla bir yönden anne kisvesine bürünmüştür. Alma’nın sorusu ile onun evlenmediğini öğreniriz. Anlaşılan abla, hayatını kardeşine hasretmiştir. Kadın modeller mevsim gibi gelir geçer; ama abla kardeş bu evde zamanın hiç geçmediğini hissederler. Reynold’un rahatsızlanıp devrildiği ve hizmetçilerin bayım düştü, rahatsızlandı sözüne karşın ablanın ‘uzaylı kapımıza dayandı’, denmiş gibi bir ifade takınması bunu destekliyor. Alma ise bir kasaba garsonudur. Onda tanıdık olmayan bir şeyler vardır, Reynold’dan ilk bakışta hoşlanır; ona her anını vermeye hazırdır, ama bu iştahı kabarık adamın garip tekdüzelik halini almış mükemmelliği ve bazen despotluk halini anlamaz, yapmacık bulur. Alma’nın kırık İngilizcesi; onun yabancı olduğunu imliyor, prensesle Fransızca konuşması kökeni hakkında ipucu veriyor, ayrıca bir evlilik söyleşisinde Yahudilerle ilgili söze gülünmesi, suratını asmasına neden oluyor. Buradan Fransız Yahudisi olduğu sonucunu çıkarsıyorum. Ailesi yoktur, en kötüsü geride bir şey bırakmamıştır. Kadınlar Reynold’un gözünde onun hayatına kasteden tuzaklardır, o hayatın başlı başına bir tuzak olduğunun farkında değildir. Mevsimlik aşk, iş ilişkisi bittiğinde abla, kardeşin günah keçiliğini üstlenir; kızlara yol verir. İkisi de acımasızdır. Evin sahibi ve sahibesi kimseyle bu ayrıcalığı, evi uzun süre paylaşmak istemez. Alma’yla ortada bir sorun peyda olur, abla da Alma’dan hoşlanmıştır. Ablanın gözünden izleyecek olursak, bu kızlar ulaşamayacağı ciğere uzanmaya çalışan tüyü kabarık, şımarık kediler kabilindendir. Baştaki kıza bakışı ‘artık senin işin bitti’ der gibiydi. Alma ise yürüyüşündeki köylülük ve samimiliği ile bir başkadır. Zannımca abla, kardeş ile hemdem olmuş; annelik rolü yanında, kardeşinin başarısına, ilişkilerine yön veren, hayatı bir nevi Reynold’un gözünden yaşayan birisidir. Sonda, parktaki sabit yüz hatları ve bir şeyleri kaybetmiş gibi durgun bakışı, bana bundan pişman olduğunu ihsas ettirdi.

Pek ala hayalet nerede, nedir? Hayalet giysinin içine saklanan nottur[1]; anne. Hastalık, hayalettir. En azından ileride hayalet olacağını düşündürür. Tanıdıklarımızın bizi bir yerde bekliyor olması düşüncesi, işte bu hayatta sevdiklerimizin ayrılığını en dayanılır kılan şeydir. Yine de biz onlar arasına dahil olacağımız hakikatini çoğusu unuturuz. Reynold ‘ondan korkmuyorum; varlığı bana güven telkin ediyor’, ‘onun resmini her zaman yanında taşımalısın, o seni hiçbir zaman terk etmez’ diyor anne için. Hastalık anında gördüğü gelinlik içinde annesine seslenişi bu babdan. Alma’nın içeri girmesiyle annenin kaybolması, artık gözeticinin değiştiği izlenimi yaratıyor. Reynold’un hayatında bir şey ve en önemli şey eksiktir, merhamet ve kusurlu olabileceğini kabul. Hasta iken bütünüyle samimidir. Annesinin kucağına başını koymuş bir çocuk, bir kuş gibi ürkektir. Sağlığı, başarısı ve ablası onu yalçın yapıyor. Alma bu uyumsuz, huysuz genç ihtiyarı yolundan döndürebilecek midir ve nasıl döndürecektir? Her şey o gerilim dolu yemek sahnesinde saklı. O, sinema tarihinin en uzun lokma çiğneme sahnesinde. Yönetmen Alma karakteriyle yeni bir yüzü sinemaya hakkediyor, Vicky Krieps ona benzeyen yüzü ve aksar gibi iki ayağı üzerinde dengelenen köylü duruşu ile Meryl Streep’i andırıyor. Gelgelelim onun hayattan sille yemiş biri denli acı acı gülümsemesi onu filmin en büyük kozu haline getiriyor. Son yemek sahnesi bu yüzden gerilimli, acaba Alma iyi birisi midir, yoksa kötü mü? Yönetmen Raynold rolünü yazarken kafasında hep Daniel Day-Lewis’i gezdirmiş olmalı, onun despot hali bana -şimdi düşününce- Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin doktorunu hatırlattı. Son dönem izlediğim en zevkli filmlerden biriydi. Ön görülemez, ustaca işlenmiş karakterler, aceleci değil; zamana yayılan oyunculuk, büyülü mekânlar, merâkı üst düzeyde tutan gerilim… Bunlar birleşince, film kendi adıma benzersiz oluyor. Müziklerin bende tesiri; gelinliği ile gömülen kadın, idi. O denli hüzünlü.

[1] Filmin ismine sözlükten bakınca karşılığı ‘hayalet iplik’ olarak çıkıyor. Sanırım baş karakterin giysilere yerleştirdiği bir nevi nuska-notlarla alakalı; böylece çevrilebilirdi, neden orijinal ismiyle sinemalara girmiş, ilginç!

 

 

 

Reklamlar

One comment

  • çok kan akacak daha akıcıydı, masterı daha izlemedim ama phantom, dram sıkıyor beni dayanamadım ama senin tavsiyen olduğu için sonuna kadar izledim, hiç alakasız sahneler sonrasında zihinde birleşiyor değişik bir tat bırakıyor ama izlenmesi kolay bir film değil… Çok kan akacakta da özellikle son sahnede iyi de o kadar kazayı o genç papaz mı yaptı? yapmadıysa neden sürekli aksilik hayatın olağan akışı mıydı, yoksa mantıksal bir hata mı vardı?

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s