O.J. Simpson: Made in America


Amerika’da 60’tan günümüze siyah-beyaz çatışmasını bir mücrim üzerinden anlatan belgesel kısaca ‘yığının ahlakı yoktur, o geçmişe takılmıştır’ı biraz da etki tepki çerçevesinde resmediyor.

Bu sene Oscar ödüllerinde hatırı sayılır sayıda siyahi aday ve ödül var, bunlar arasında Moonlight göze çarpıyor. Sayacak olursak Hidden Figures, Fences, Moonlight tamamen siyah iken; Lion ve Arrival’la kozmopolit meselelere ilgi duyduklarını gösterdiler. Belgesel dalında O.J. Simpson: Made in America, 13th, I Am Not Your Negro siyahi Amerika tarihini ele alıyordu. Yabancı film dalında The Salesman ve kısa belgeselde The White Helmet’in ödülü kazanmasına ise, Suriye Savaşı’dan mustrariplik ve Trump’un yedi ülkeye uyguladığı vize yasağı etki etmiş olmalı. Trump’un faşist çıkışları ve başkalarını düşmanlaştırmasının Amerika’da büyük bir kitle tarafından desteklendiği vaki, yoksa uygulamalarında diretemezdi. Bu gecede sunucudan tutun ödül takdim edenlere kadar herkes yaptırımların yanlışlığından dem vurdu. Siyahi çıkışın sebebini sırf buna bağlamak yanlış tabii ki, bir önceki sene ‘Oscar çok beyaz’ çıkışı da bunda etkili oldu. Yani geçen sene bu kadar güzel filmler yapılmış mıydı, diye sorduğumuzda elbette hayır cevabı verilebilir. Charlotte Rampling’in haklı sözü, “kimse bilemez ancak belki de siyah oyuncular aday olmayı hak etmemişlerdir.”in ırkçılık kozuyla yuhalanması, Rampling’in sözüne -July Delphy gibi- makyaj yapmasına neden oldu. Burada yaşanmış şeyin haksızlık olduğu kabul edildikten sonra ‘o kesimi kayıran bir yaklaşımın olması gerekir’ anlayışı gizliydi. Yine de geçtiğimiz sene Samuel L. Jackson’un aday olmasını beklerdim. Academy, üyelerini daha kozmopolit hale getirdi ve sorun şimdilik çözüldü gibi duruyor. Neyse bizi neden ilgilendiriyor ki? Modern toplum böyle günah çıkarıyor. Önce eziyor sonra o, vazgeçilmez bir pozisyona gelince ve kendisi ile yerleşik durum alınca artık ona elindeki eşitlik terazisini bozacak şekilde kozlar veriyor. Bunları orada yaşamayan tabii ki anlamayabilir, tezahürlerini bizde de göreceğimiz, ayrımcı ve nefret ifade eden Ermeni… , kro, tırşikçi, falanca ırkın bastığı yerden on sene ot bitmez, lazın aklı on ikiden sonra çalışır vb. tabirler statü olarak aşağılayıcı vaziyette. Buradan hareketle belki bir empati kurulabilir, diye düşünüyorum. Yani insanlara eşit vatandaşlık ve statü ile ‘ülkesinin her yerinde, kendisini yabancı gibi hissetmeyeceği’ şekilde (bu pratikte her ülkede yerleşik ve göç eden ayrımından dolayı imkansızdır) birliktelik ve iletişim rahatlığı tesis ettikten sonra adalet önünde ve yarışmalarda neden pozitif ayrımcılık yapılsın. Bunlara herhalde holocost ev sahipliği ediyor. Biz ezildik ve ezme hakkı bizde. Pozitif ayrımcılığı ve negatif ayrımcılığı eşit farz etmediğimiz müddetçe sanırım ‘işi ehline verme’ dediğimiz hakkaniyetten uzaklaşacağız.

Tehlikeli sularda yüzmek kabilinden meselede her yaşamın tekil olduğu ve deneyimlerin, hislere yuvalandığı insanın öyle mekanik düşünmeye ve davranmaya, her daim elverişli olmadığı cevabı verilebilir. Bu normaldir, zira ben doksanlarda Güney Doğu’da değildim, kırklı yıllarda Aşkale’de değildim… Bunu böylece uzatabiliriz. Yine de ortak bir yol bulunmalı, zira devlet, dolayısıyla siyaset ve kanun; hizmet ve adalet dağıtımında eşit çabayla anlamlı hale gelir.

Bu derin gündemden O.J: Made in America belgeseline geçersek, orada da bunun uzantılarına rastlamak mümkün. Belgesel yaklaşık bir buçuk saat uzunluğunda beş bölümden oluşuyor. Belgesel ekibi 60’tan günümüze uzanan tarihi bu, mücrimliği -sallantıda değil- kesin gibi görünen kişiyle başlatıyor. Los Angeles; Texas’tan gelen, göçle ikiye bölünmüş vaziyettedir. Siyahi varoşlar ve beyaz zengin mahalleler. O.J. bu varoşlardan birinde yetişiyor. Annesi ailesine bakmakta zorlanan bir hemşiredir. Çocukluk arkadaşı “fakirdik ufak tefek şeyler, kadın cüzdanı falan çalardık” diyerek suçunu normalleştiriyor. O.J.’in “çocuklarınıza beni anlatacaksınız.” sözü ve ceza almaya müdür odasına üç kişi gittiklerinde ‘hocanın bu ikisini götürmek için kendisini görevlendirdiği’ yalanına, arkadaşının şahitliği; O.J.’i kendinden emin ve haris bir kalıba sokuyor. Ayrıca gençlik yıllarında ilk başarılarından sonra en yakın arkadaşının sevdiği kızla evlenmiş ve arkadaşıyla iletişime devam etmiştir. Bu da ahlaksız ve vurdumduymaz, hayatta keseri kendine doğru yontan biri olduğunu vurguluyor. Filmin burada onu bazen yakınlarına ve yakınındaki kişilere karşı cömert tanıtmasını ise arka plana koyduğunun farkında olmak lazım. Önemli olan kendisini ilahlaştıracak, bir kahraman olarak görecek kişinin düşüşünü hazırlamaktır. O.J.’in atletik yönden bir kahraman gibi anılmak istediği açıktır. Bunun için özel yetenekleri de vardır. Filmde ara ara siyahi hareketin başındaki insanlar gösteriliyor. Malcom X, Martin Luther gibi öldürülenler, Vietnam savaşına gitmeyip ünvanı elinden alınan Muhammed Ali, Kareem Abdul-Jabbar ve ismini bilmediğim Amerikan futbolu oyuncuları, Panterler… Bunlar siyahilere karşı yürütülen -toplumda taban bulan- ırkçı ve şiddet yanlısı politikaların öbür tarafına hayatlarını ve mesleklerini koyuyorlar. Yine başarılı; ama bunlardan ayrı, kendi halinde bir adam vardır O.J., o arkadaşının söylemiyle “beyazlar tarafından ayartılmış”tır. O.J. siyahlara yapılan baskı, aşağılanma ve zulüme sessiz kalmış, evleri tiftik tiftik edilen soydaşlarına bir katkısı olmamıştır. O ayrıldığı mahalleye geri dönmek istememiştir. Arkadaşı şöyle bir şey anlatıyor: “Yemek yiyorduk, yan masadan biri O.J. bak negro dediğinde; ne güzel bak beni negro olarak görmüyor, ben O.J.’im demişti”. Bu söz adamın omurgasızlığını yeterince açıklıyor. Yeteneğini alabildiğine kullanan Amerika ona renksizlik imtiyazını veriyor; hızlı koşmasından dolayı bir araba kiralama reklamında oynuyor. Onu karşılayıcı bağcığını bağlayan tıkız, koş O.J. koş (tanıdık gelmiştir. Forrest Gump) diyen haminne, kapıda bekleyen ufaklıklar hep beyaz tendedir. Bir reklamda ise lakabı ortaya çıkıyor: Juice, O.J. orange juice.

Rekorlar kırdığı futbolu yaşından dolayı bırakıyor, televizyonda dizi çekmeye başlıyor; o polis, sevgilisi ise beyazdır. Bu sonraki başarılarında da devam eden bir beyaz komunite içinde kendine yer bulmadır. Los Angeles’in en gözde mahallesine taşınmıştır bile. Orada beyaz bir kadınla tanışıp evleniyor. O.J.’in yarışma zekası ve hırsı her alanda yerini bulamayacağından golfte hile yapmaktan geri kalmıyor. Arkadaşları utanırmış gibi; ama aslında intikam alan bir dozda bunu aktarıyor. Körelmiş beğenmezcilik, yarı tanrı tatminsizliği, kötü alışkanlıkla, belli ki yeni arkadaş çevresi ve bilmediğimiz şeyler karısını dövmeye ve başka tacizlere ön ayak oluyor. Öyle ki, boşandıktan sonra bile karısını takip ediyor. Sonunda onu yeni sevgilisiyle öldürüyor. Belgeseldeki kurgu kadını ve sevgilisini öldürdüğü izlenimi oluşturuyor. Ona dair tutulan defterler, kayıtlar ve kanıtlar bunu gösterir niteliktedir zira. İş burada başlıyor. Davada kanıtlar nettir ve çelişkili ifade veren bir sanık koltukta suçsuz olduğu iddiasındadır. Yine de O.J.’in elinde Amerikalıların deyimiyle “bir rüya takımı” vardır. İnanılmaz rakamlarla (belgeselde geçiyor unuttum) tuttuğu avukat grubu iddia makamının kendine fazla güvenmesinden ve inanılmaz birkaç hata yapmasından dolayı O.J. serbest kalmış oluyor. Bunda tabii ki Amerika mahkemesinde yargılanan en ünlü kişi olması ilgisiyle basının ve pembe dizi müdavimi Amerikalı izleyicilerin katkısı var. Ayriyetten baş avukat Cochran’ın meseleyi siyahi cepheye çekme başarısını eklemek lazım. Toplum nezdinde bu karar başlangıçta kabullenilmiştir. İki kişi boğazından yaralanarak (bunların resmini de gösteriyorlar) öldürülmüştür. Kimin umrunda. Pekala kim öldürmüştür, bu iki insanı? Onu bilemeyiz. Sadece O.J., o tatlı adam bunu yapamaz; siyahilerin düşüncesi budur: biz katil değiliz. Olay yerinde O.J.’in kanı vardır, anlaşılan bu olay yeri incelemesinin ihmal ve kastıdır. Önceki tehditler bu ölümü gerekçelendiremez. Olayda kullanılan eldiven zaten O.J.’e uymaz. Anlaşılan ilkin negro dediğini inkar eden (bu bir tuzaktır) sonra tulumbacı gibi küftettiği afişe edilen Fuhrman’ın (eldiveni bulan polis) becerileridir bütün bunlar. Siyahi toplumun kahir ekseriyetinin (%70’in üzerinde bir rakam veriliyor) aklı; ölesiye dövülmüş ve evi çapaçula çevrilmiş, sokaklarda hazır olda bekletilmiş ve sürüklenmiş olunan; kısaca eşit davranılmayan zamana dönmüştür. İntikam en yakın ihtimalle alınmak istenir; O.J.’in suçsuzluğuna iman edilerek. Burada kilisesinden, avukatına, sivil haklar savunucularından, o yanlış yaptığını bile bile katili salan jürisine kadar bütün siyahi komünite suçludur. Adalet dağıttığını söyleyen sistemin tıkandığı yer burası, mahkeme o kadar siyasileşmiştir ki, ortada öldürülen birisi yokmuş gibi davranılmıştır. Diğer jüri ise ‘biz batırmadık iddia makamı batırdı’yla tere yağından kıl çekmeye uğraşır. O.J.’in arkadaşlarından birinin tanıklığına Yehuda benzetmesiyle saldıran avukatın sözleri ise yozlaşmanın boyutuna işaret ediyor: Alkol ve kadın problemi vardı, oradan yüklendik. Yehuda’nın (!) belgeselde tepkisi ise müthiş; “umarım o avukat cehennemde çürür.” Kan bulgularına itiraz eden uzman avukat, âl-i cengiz oyunundan sonra, o kadar suratı kalın birisi değildir; yıllar sonra çekilen belgeselde “siz kan kanıtının gerçekten tabansız olduğunu düşünmüyor musunuz?”sualine neredeyse kekeleyerek “kanıtlarınızı savunduğunuz insanın lehine…” cümlesiyle cevap vermeye çalışır. Cochran’ın bitirme konuşmasında, Hitler’i/Fuhrman’ı cezalandırmalarını jüriden istemesi; savunmanın bir suçlu bulundu çabası, jürinin elini kolaylaştırır. Olayı dışarıda ve televizyonda izleyen ikiye ayrılmış Amerika kararla üzülenler ve sevinenler şeklinde sınıflanmıştır. Sevincinden ve üzüntüsünden ağlayan halkın kulakları, oğlu öldürülmüş babanın “bunun ırkla ve Hitler’le hiçbir alakası yoktur”. çıkışına kapanmıştır baştan. Mahkeme dışında bekleyen siyahilerin sevinç çığlığı atları ürkütür. Siyahiler ilk defa kazanmış gibidir. Gelgelelim O.J.’in ırkı dışında siyahi olmakla uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Belgesel baştan beri bu düşünceyi besler. Hisler durulunca O.J.’in katil olduğu sanki kesinleşmiştir. Evinden dışarı çıkamayacak bir hale gelir. Her yerde “katil” pankartları ile gezen insan toplulukları onu takiptedir. Beyaz komunite içinde barınamaz, siyahlar arasına girer orada da “şimdi mi siyah oldun” tenkitli bakışlar onu baştan ayağa tarar. Sonraki aşama mahkemede bir usulsüzlük bulunmasıdır. Ölen erkeğin babası müşteki sıfatıyla mahkemeye başvurur; O.J. yeniden yargılanır ve aynı suçtan yargılandığından hapis değil para cezasına çarptırılır. Evini satar, tası tarağı toplar Florida’ya taşınır. Sefahat sayesinde (buna şiddet içgüdüsü de katılabilir) karşıştırmaması lazım gelen bir halt karıştırır; Vegas’ta birini soyar, yakalanır ve meyve suyunu içen hakim eliyle geçmişin hesabı sorulur. İnsan bu, üzülüyor ve seviniyor. Orada babanın ilk kararda kızıyla ağlaması, vicdanlı iddia makamı avukatı Darden’in oradakilere sarılması, ikinci mahkeme sonucu babanın eli havada yumrukla panter hareketi yapması, üçüncü duruşmada bir ömür geçirmiş O.J’in çökmüş halini izlemek; Yehuda yerine konulmuş arkadaşa saldıran avukatın rahat tavırlarla ‘bunun bir tesadüf olmadığı’ sözünü dinlemek; bana sahte ile gerçek algısının değiştiği bir yüzyılda yaşadığımızı tekrar duyumsattı. Sanki gerçek bir Truman Show seyrettim. Belgeselin inanılmaz başarısı buydu bence. Kendisini idolleştiren bir figürün baştan sona samimi olmayan yaşamını sergilemek. O avukatlar, O.J.’in ailesi, arkadaşları; cenaze konuşmaları ne kadar yapmacık!

Buradan şöyle bir sonuca varabiliriz; insanların haksızlığa uğraması; başka grubun bir ferdini haksızlığa uğratma hakkını bize vermez. Bunu belgeselde siyahilerin konuşmalarında buluyoruz; ne jüri, ne avukat, ne sivil toplum kuruluşu üyeleri pişman değildir. Bu intikamın zerkettiği gafletin ve şiddet şehvetinin uzantısı olsa gerek. Los Angeles’ta benzin istasyonlarının yakıldığı ve bir kamyon şoförünün ölesiye dövüldüğü ayaklanmada da buna benzer bir anlayışla karşılaşıyoruz. Siyahi bir kadının gülerek; yanan benzin istasyonlarını betimlediği sahnede “bak Bay Polis buradayız” sözünü yüzünde coşkuyla ve gururla taşıması bunu yansıtıyor. Belgesel sahiplerinin olayı, sanki üçüncü bir tür gerçekleştirmiş de, Los Angeles polisi müdahale etmemiş tarzda izah etme çabası ise, mahalle baskısıyla hassas hareket ettiklerini gösteriyor. Kısaca ırkçılık gibi kendisini tarihe saplamış karşı ırkçılık da bizce makbul olmamalıdır. Bunu ilk Toni Morrison’un “En Mavi Göz”ünde görmüş; donakalmıştım. Romanda bir tane iyi beyaz karakter yoktu ve merhametli yazar (!..) kızına tecavüz eden babayı affediyordu. Bu şenaat, “o, canavar olduğu için suçlu değil” sonucunu doğuracaktır. İnsanlar ırk ırktır; ama bu birbirlerine merakı artırmak için var olsa gerek. Haksızlık yapılmışsa a, b, c şahsından bağımsız, birlikte o haksızlığın üstesinden gelmeliyiz. Bu bir bahs-i diğer. Yoksa en müreffeh toplumlarda bile hissiyat, adalet katliamına yol açabiliyor.

O.J’in bu cinayeti hakkında bir de dizi var. Cuba Gooding Jr., John Travolta gibi bir zamanların parlak oyuncularının yanısıra Sarah Paulson, Courtney Vance gibi -bundan sonra nitelikli filmlerde oynamaları için- yapımcıların eşiklerini aşındıracağını düşündüğüm aktörleri kadrosunda toplamış The People vs. O.J. Simpson, en az bu belgesel kadar cilalı. O.J. savunmasında zaman zaman “ben ona bir şey yapmadım, istesem de yapamazdım, onu çok seviyordum” diyordu ağlayarak. Buna ithafen sezon tükenme ve pişmanlığa işaret eden şu şarkı ile bitiyordu: “ain’t no sunshine when she’s gone” Zaten sevilen/sevgi gidince ne kalır ki geriye.

Reklamlar

One comment

  • halimcim bir solukta belgeseli izlemiş kadar oldum. bu kadar ayrıntıyı yakalayabilmen ve sonrasında üzerinde çözümleme yapman, “filmi izlerken not alıyor galiba” diye kendi kendime düşünmeme neden oluyor 🙂

    dikkatimi çeken şey amerika’da, faydacılık düşüncesinin ne kadar muazzam ölçekte yer ettiği oldu. oj’in, “bana dokunmuyorsa umurumda değil”; avukatın “davayı kazanmamı sağlayacaksa bir insanın hakkını yemişim ne var”; siyahi toplumun “aslında adamı (oj’yi) sevmiyorum ama toplumumuzun mağduriyetlerinin giderilmesi için iyi bir şans” şeklindeki düşünceleri tüyleri diken diken ediyor.

    eline sağlık üstat. film yazılarının devamını bekliyoruz 🙂

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s