Devir


Zaman üzerimizden bir çizgi şeklinde mi geçiyor, yoksa dairesel hareketle mi? Büyük bir kapta küçük karıncanın hareketi ile büyük bir kapta küçük karıncanın hareketi aynı mıdır? Kat ettiği yol aynıdır. Yarış çizgisini geçmek için katedecekleri mesafe farklılığından yarışmacılar aynı şeyleri hissederler mi? Kutuplardaki insanlarla ekvatordaki insanlar arasında yaşam uzunluğu farkı var mı? Büyüklük çekimi etkiliyor, zamanın akışını etkiliyor mu? Onu tanımlarken neyi esas alacağız? Zamanın ne şekilde maddeyle alakalı olduğu yahut evrenin büyümesiyle geliştiği ve genişlediği meselesi bizi ne kadar ve ne şekilde etkiliyor; ömrümüz bir battal boyu uzadı mı? Zaman maddenin sureti midir; öyle olsaydı ona akıl atfetmemiz gerekirdi herhalde. Eskilerin zamanı tanrı zannetmeleri sanırım değişmediğini düşünmelerindendi. Oysa onu duyumsamamız farklılaşıyor.

Bilebildiğim şey zamana karşı verdiğimiz cevaptır. Cevap basit ve anlaşılır, zira temel ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra yaşamda ayakta kalabilmenin tek yolu: Hatırlamak zamana karşı bizim verdiğimiz tek cevap, bizi genişleten ve zamana yayan o. Yani sebeplilik. Hatırlayınca bir kol kendini hareket ettiriyor; hatırlayınca göz bebeği kısılıyor, hatırlayınca yüz çizgileri kasılıyor. Oluyor ve bozuluyor. Vücudumuzda olup biten pek çok şeyden haberdar değiliz; o kendi yörüngesinde devam ediyor. Yine de biz bilmeden hareket ediyor. Sayılı özelliklerle dünyaya geldik, kendi varlığımızı devam ettirmek içinse bundan ileri bir hamle yapma zorunluluğumuz var. Zamana özelliklerimiz arasında hatırlamayla karşı koymak. Zaman bizi çoğu yerde unutarak yeniyor. Zayıflığımızı, hareketlerimizde sınırlılığımızı kavramayınca zaman; melekelerimizi alıp götürüyor. Vücudumuz üzerinde etkimiz; onu terbiye etme şeklimiz bizi bir adım öteye taşıyor. Zaman üzerimizde tarih yazıyor; bir hücre diğerine nazaran daha yavaş doğuyor ve ölüyor; biz bu arada aynı kaldığımızı zannediyoruz. Ölen her hücre aslında eksilmeye doğru gittiğimizi ayan eder. Hatırlamak zorlaşıyor, kavramak imkan dahiline girmiyor, anılar kekeliyor. Serbest kalmış bir kuşun hareketlerini hatırlamak için çabaladığını söyleyebilir miyiz? İlahi bir nefha arıyı çiçeğine sürüklüyor. Sakından kopmuş tomurcuk; açılmaya devam ediyor ve ölü rengine bulanıyor. Rüzgar dağlara ve apartmanlara takılıyor. Meleke zamana karşı verilen savaşım, ölünce de devam edebilir mi? Ölümle bir unutuşa mübtela oluyoruz. Çember kırılıyor.

Zamanı tanımlamanın en büyük zorluğu herhalde ondan rüşvet almanız. Onu tanımlarken bile ondan harcamanız gerekiyor. Ona borçlanıyor ve ondan harcıyorsunuz. Ol mahiler ki deryâ içre deryayı bilmezler. Başka dünyadan habersiz nasıl bilsin. Oysa zaman her yerde cari. Nefes denmişti, zaman değil? Peki neden acaba, nefes yani rüzgar, yani zaman. Esen bir şey mi zaman? Esen ya da akan, kayalardan un tanesi koparan lahza kayayı şekillendiriyor. Ona hiza veriyor, onu diğer ezilenlerle eşitliyor. Şimdi ben ne yaşıyorum diye düşündüğünüzde zaman içerisindesiniz. İçinde olduğunuz şeyi tanımlarken işe kendinizden mi yoksa, içinde bulunduğunuz gezegen ya da evrenden mi başlamalısınız? Zaman hareketin hıza bölümüdür. Yani elinizde hazır yol var onu ne kadar hızlı dönerseniz o kadar az zamanınız var demektir. Bu yüzden hızlı düşünmek zorundasınız, siz hareket etmeseniz de altınızdaki yerküre delicesine dönüyor ve gidiyor ve dönüyor.

Onu tanımlamak için belki değil, onunla karşılaşmak için üzerine çıkabilir miyiz? O döngüselse onu bir müziğe benzetebiliriz. Müzikte tekrarlar esastır. Tekrarın döngüselliğiyle bir şeyler kanıksatılır. Bu ritimdir; kalbimizin atımındaki denge gibi. Ritimle insanın kanıksadığı dönüşler arasına yeni parçalar kurulur, eklenir, serpilir. Ta ki insan ritmin alışkanlığına kapılmasın ve unutkanlığa sürüklenmesin. Çoğu müzikte olan şey hatırlamak ve hayret etmekle alakalı geliyor bana. Hatırlamak yani döngüyü unutmamak; unuturuz da. Hayret etmek yeni parçaları işitmek… İşte hayatın ekseri kısmında unuttuğumuzu hatırlar ve zamana cevap veririz. Hayret eder, yani değişikliğe uğrar ve yine yaşamı sürdürürüz.

Bir konserde hissettiğim şey, hem zevk alıyor, hem de bunalıyor olmamdı. İçimden bir şey beni o ortamdan koparmak istiyordu. Kalabalık beni boğuyordu; kemançe, sitar ve tabla deneysel ezgilere kaymıştı sanki. Beklenti ve sabırsızlık, sanırım beni orada tutan ve uzaklaştıran şeylerdi. Buna bir üçüncü şeyi ekleyelim. Musiki içerisinde bir döngü vardı, o çeşitli şekilde ortada idi ve devam ve tekrar ediyordu. Sabırsızlık buradan da kaynaklanabilir. Bu döngü beni o ana raptetmişti. Heyecanlıydım çünkü yeni şeyler yaşıyordum, yeni yeni içine giriyor eski döngüye katılıyordu. Kendimi akışa veremiyordum, zira kalabalık ve yanımdaki kadının ilentileri buna engeldi. Bir yandan Kalhor’u inceliyor ve icra şeklini imrenerek seyrediyordum. Trans halindeydi adeta, körüklenen alev gibi şekilden şekle giriyor, dalgalanıyordu. Bir uzuyor bir kısalıyor, yay ve mızrap denli bükülüyor doğruluyordu. Bedeni enstrümana dönüşmüştü. Kalbim tıkanıyordu, sanki bir ilaç sürülmüş gibi vücudum kasılmadaydı, anksiyete durumunu yaşıyordum sanırım. Heyecan ihtimalle biraz da anın bozulmasını istememem ve konserin kötü sonuçlanmamasını arzumla alakalıydı. Anksiyete durumundan kurtuldum, konser bitti. Yüzümde inanılmaz bir mutluluk alameti yakaladım, herhalde bu kadar iyiliğe gebe olmamışımdır. Normalde saatin ilerleyişini az çok bilebilirim, çoğu böyledir. Konserden çıktığımda üç saat geçti zannettim. İki saat on küsur dakika geçmişti. Bu konserin bir başka hediyesiydi. Müzik rüya gibi ömrü uzatmıştı. Farkında olunan zamanın döngüsünü kendi döngüsüyle kırmıştı. Bunda herhalde kendine has bir devir icra etmesi yatar. Bedendesiniz ama ruhunuz bir yerlere akıyor; sarkıyor. Aynı şeyi Tree of Life’ta ve Zerkalo’da duyumsamıştım yer yer. Dostoyevski sara anında kapıldığı durumu gezegenler üzerinde yolculuğa benzetir. Meşakkatli anlardır bunlar; çelişkilerle dolu, ama hediyeli. Zincirin kayada çıkardığı ses; vadinin sağındaki ağaçtan yükselen nida… Buradan şunu çıkarsıyorum, zamanı kıran ve ona anlam katan dönüm noktaları zamana uzaktan bakabildiğimiz yerlerdir. Yani hayatla karşılaştığımız, zamanın döngüsüne ve varlığa dair şeyi hissettiğimiz anlardır. Heidegger bu farkındalığa hiçlik karşısında bir konum biçer. Gerçek sanat da bu sıkıntı ve haşmetli coşkunluğu verir, çoğu.

Reklamlar

One comment

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s