Belâ


Endişeye teşne ve yorgunsun. Yolun ufkunda, ilerde tırmanacağın dağın zirvesini, yanında ışından tüllerin değdiği, katman katman yükselen yumuşak başlı kardeşlerini, tepeleri görüyorsun. Arzunun kesip attığı, önünde duran istekleri aşabilecek misin? Günahını kabullenebilecek misin? Yoksa günahın seni ezecek mi, pişman olacak mısın?

Yorgunluğun uykunu kamçılıyor badem çağdaları altında. İç kıyıcı toprak yutma isteği, gerilerden; çocukluğundan bir topak anı. Meylini dere boyunca yürütüp suyla serinlettin. Şiş göbekle emekleyen azim belini bükmesin sakın. Aşılmaz dağlar, fesat kelimeler ardına taktı seni. Gurur tepeleme çantayı omzuna yükledi, unutma. Ah, ağzını açmak ve onun tellerine ihmalkârca dokunmak! Enstrümanın kapağını açıp notalarına nazlandırarak el sürmek, onu gülümsetmek yerine, duvarda parçalamak… O denli beyhude.

Dilin cezasını çekeceksin, dil belası çekeceksin, çünkü and içtin ihanet ettin. Çünkü yetinemedin, çünkü sana basit olmak yetmiyordu. Dağlar yüklenemeyeceğini, yüklendiğinde kabarıp lif lif açılan hallaç pamuğuna döneceğini biliyordu. Sen bilmedin. İraden avucunda, yüzün hırsla aydınlıktı, unuttun mu? Unutmamalısın, biteviye hatırlatmalılar bu yıkılışı sana şu dağlar, dağa bak bir avuç kül. Ellerinin ağzı haykırmalı “bırak, at onu” diye. Prangan avucuna alıp sigaya çekecek seni, unutma.

Düzlüğe çıkmalısın, biri birinin benzeri aşılmaz geçitler daralıyor, yarasalar kolluyor yolunu, köklerin fışkırdığı patikalarda izbeliğin beslediği örümcek ağları, ensene yapışıyor. Ensene pütürcükler, yumrular, tohumlar yerleşiyor, köpürüyor. Beyin sapını her ovuşturduğunda canlı bir varlığın kuluçkası parmak uçlarını kaçırıyor oradan. Yağmur lanetliyor çamurla elbiseni, şebnemin saf acılığını bıyıklarından emiyorsun ve hakikatin ağusu gırtlağını sıkıyor.

Dudakların büzülüyor, vücudun içine katlanıyor yamaçlarda. Dudakların açılıyor, göğüs kafesine sığmıyorsun rampalarda. Ayak parmakların lapaya dönmüş. Buruşuk paçalarının altına, sülükler dişlerini geçirmiş, koparılıp atılmayı bekliyorlar. Tırmanıyorsun… Görüş mesafenle arana giren dolu, yanağına çiviler çakıyor. Diğer yanağın habersiz. Gökyüzünde bir uçağın beyaz dumanı ada ada dağılıyor, bulutlaşıyor. Çakıllar tabanının sızlamasına merhemdir.

Zirve, herkesin gözünü karartan muhal. Devasa kartalların burgaçla açtığı sis döşeğinde beliren yuva. Zirve, çıkıldığında ne kadar basit. Her tarafına batan hayal kırıkları tabanından ayıkladığın kayaç kırıntıları kadar sızılarla dolu. Aşılmaz dağın ardı vadilerle kaplı. Ne büyük keşif, saptanılamayacak bir tespit! Hayran olunacak bir buluş değil ki bu. Dağ varsa vadi de yanında uzanır. Bazen nehrin parlak, kucaklayan, altın kollarıyla. Asıl önemli olan uzaklarda, hayal kadar ötede bir dağ var. Senin çıktığın dağla aynı yükseklikte mi, yoksa daha yüksekte midir? Ah doyumsuzluk!

Yar mataranın suyunu içiyor lıkır lıkır. Hangi dağa çıktın, yoksa çölde çizdiğin dairenin çevresini bu engebede tekrar mı ettin? Güvercinler, kopan kafalarıyla kesilen ötüşleri. Alkış ve ıslıkla, takla atarak geri gelecekler mi dersin? Yoksa onlardan arta kalanı burada mı bırakmıştın? Açılan toprak zirvenin hazine avcılarını yuttuğunu duyuruyor. Neredeyiz? Unutma, bütün suçu aksayan ayağa bağlamak hatadır. Suç yanında sürüklediğin prangan, ölü ikizine ait.

Reklamlar

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s