Yorgun Eller


“Şu anda sevgili Nastenka, şu anda yedi mühürlü kutuda yedi bin yıl kalmış ve sonunda yedi mührün hepsini koparıp atmış Süleyman Peygamberin ruhu gibiyim.”

Beyaz Geceler, Dostoyevski…

Bu caddeleri bilir misiniz ey okuyucu? Şu parkı, şu cazgır kuşların çığlıklarını, burada kuşlar huzur vermez insana, inanın bazen sırf anılarım var diye bir şehre uğrayabilirim ben, bu cazgır kuşları duyduğum şehre de uğramayı severim, çalıştığım postahane, şu kahvaltı yaptığım yer, şu yemek yediğim lokanta, şurası bu şehirde ilk sigaramı yaktığım mekân. Size o kadar samimi olacağım ki eğer bir kızı öpmüş olsaydım onu da yazabilirdim sizin için, gerçi samimi olmak diğer insanlara iyi gelmez, her insan acizdir ve samimiyet bu acizliği ortaya çıkarır. Düşünün ki arkadaşınız olsaydım, size karşı çok samimi olup en güçsüz yanlarımı bile anlatsaydım çekinmeden, sizin için ne kadar değerli olurdum. Benim gibi güçsüzlüklerini anlatan bir adamı ne kadar itibara alırdınız, insan ne kadar acizliğini gizleyebilirse o kadar güçlü olur hakikatinde ve insan güçsüzlüğünü saklayarak samimi olamaz; tanımadığınız ve asla arkadaşınız olamayacak kimseye bazen daha samimi davranırsınız.

Aslında hayatım o kadar basit ki ben öyle günümüz hikâyelerinde modern kadınlara dudak dayayan medeni adam tiplemesinden değilim, bu yüzden ilginç gelmeyebilir size, okumak istemeyebilirsiniz. Eskiden, şimdi de olduğu gibi, mütevazı bir hayatım, balkonumu lüks sayabilirseniz küçücük bir odam, birkaç tane sahaftan alıp okudukça değiştirdiğim kitaplarım vardı. O kadar sade ki anlatacağım şey, tüm olay, şu kuşların çığlıklarını duyduğumuz park var ya, orada, evet şu parmağımı uzattığım yerde herkesin oturabileceği bir bankta, ağlayan bir kızla karşılaşınca başladı.

Oturmuş o kadar güzel ağlıyordu ki bir meleğin ağladığına şahitlik edebilirdiniz. Sessizce ve dahi gözyaşları belirmeden gizlice ağlıyordu, sanırım ancak güzelliğinin farkına varanlar hissedebilirdi bunu. Yanına yaklaşıp ağlamayın desem, tutsam kolundan, ama utangacımdır ben, hayatımda hiçbir kıza, lisede sevdiğim kız da dâhil, hiç anlatamadım ki derdimi; susup paşa paşa terketmeliydim onu, korkağım, cesur değilim çünkü ve galiba hiç olamayacağım. Konuşuyorum: Erkek bile değilsin sen! Onu orada ağlarken yalnız başına bıraktın. Gece ne yaptığım, ne düşündüğüm çok mu önemli? Sabahlara kadar uyumadığımı mı söyleyeyim, kendime kızgınlığımı mı, beceriksizliğimi mi, kadınları anlayınca sanki dünyayı anlayacağımı zannetmemi mi? Sorduğum soruları mı? Bir daha karşılaşır mıyız onunla? Hep ben mi kaçıracağım bu trenleri? Allah’ım bir daha göstersen onu bana, bir kez daha sadece, bir kez daha göster bende tüm kulluğumu eksiksiz yapacağım sana diye Tanrı’yla pazarlığımı mı?

Ertesi akşam işten çıkarken aynı yerde aynı saatte ağlıyordu küçük meleğim, duaları duyan var, yine sessizce izledim. Ne zaman sonra biraz cesaret geldi, yanına yaklaştım, sağa sola bakındım, döndüm sonra, hızlıca uzaklaşmaya başladım, bir bombacının bombasını koyup hızlı adımlarla kaçması gibi. Sonra ‘dur ve dön geri’ diye bir emir geldi içimden. Evet! İçimde bir erkek duruyor hala, duruyor ve öyle güçlü bir şey söyledi ki, öyle bir söz aldım ki içimden, anladım çocukluktan beri hep babamın emirleriyle yaşadığımdan, yap dediklerini yapmamdan yapma dediklerini yapmamamdan ve ne zaman kendi aklımla bir iş yapmaya kalkışsam hızlı bir tokattan… Anladım ki içimdeki erkek babammış ve yine babam emretmeliyişim bana, babalar hep emreder çünkü çocuklarda sorgulamaz hiçbir şey söylemez ve sadece ‘kün’ emrini yerine getirir, itaatkâr çocuklar Tanrı’ya olan sonsuz sadakati ve itaati pederlerine de göstermekten çekinmezler, Tanrı babada gizlidir çünkü koşa koşa geri geldim. Derin bir nefes alıp:

-İki gündür sizi burada ağlarken görüyorum, neden ağlıyorsunuz?

Kafasını çevirip göz göze geldiğimiz o anda inanın intihar etmek isteyebilirdiniz, bir insana hüzün bu kadar mı yakışır ya da melekler ağlar mı? Eğer siz de görmüş olsaydınız, ki hiç görmenizi istemezdim benim meleğimi, metafizik dünyaya ait bir güzelliğin dünya üzerinde de pekala bulunacağına şahitlik edebilirdiniz.  Benim varlığımdan habersizmiş gibi yaparak, sessizce ağlamaya devam ediyordu. Ağlama diye elimi omzuna koyacaktım çektim, sonra cesaretimi toplayıp yeniden elimi koymaya çalıştım, elim omzuna dokunmayacak şekilde ama omzundaymış gibi yaparak, bana güvenmesini ister bir halle konuşmaya başladım:

-Hanımefendi belki inanmayacaksınız bana, belki güvenmeyeceksiniz. Bu cesareti nereden buluyorum, haddimi bu kadar nasıl aştım birden bilmiyorum. İçimdeki sese kulak verecek kadar güçlü biri değilimdir ben, ama yine de küçük tecrübelerimle biliyorum ki bir yabancıya insan sırrını açmamalı, bende olsam bir yabancıya sırrımı açacak değilimdir. Bir başka insana güvenmem, çünki insanlar başkalarının acılarını görmekten haz duyar ve ben bu hazzı kimseye yaşatmak istemem. Haddim değil, hiç hakkım yok hem de, iki akşamdır bu saatlerde burada ağlıyorsunuz ve ben sizin ağlamanızı istemiyorum, size, güzelliğinize kıyamıyorum. Anlatmak ister misiniz?

Sessiz ağlayışları hıçkırıklara dönüştü küçük meleğimin, gözleri yaşlarla doldu, bir damla, evet hain bir damla, yüzünden süzülüp tam teninden ayrıldığı sırada o yorgun ellerimden beklenmeyecek bir çeviklikle tuttum, avuçlarımın içinde dünyayı kahredercesine, bu güzelliği ağlatan her ne ise ona küfredercesine sıktım. Belki kızıyorsunuz sayın okuyucu, küfretmek de nereden çıktı, sizin kadar efendi birine yakışıyor mu diyeceksiniz, belki yazar bir yerlerde hata yapıyor olmalı, Ama kelamı kadimde diyordu ya inanmıyor musunuz: “Allah kötü sözün açıktan söylenmesini sevmez, ancak haksızlığa uğrayan müstesna” diye… Sizce bu dünya güzelini ağlatan en zalim insanlardan biri değil midir? Ve bu güzelliğe büyük bir haksızlık yapmış olması gerekmez mi onun ağlaması için?

-Lütfen ağlamayınız, lütfen… Ben dayanamam, siz bir erkek de olsanız dayanamazdım, beni yanlış anlamayınız. Ben sanırım biraz duygusalım, ama suç değildir sanırım bu. Dedem cenk kitabında uhud savaşını okurken de ağlıyordum küçükken, peygamberin kanı yere düşmeden Cebrail’in o damlayı tuttuğu anda da ve tutmasaydı Allah’ın tüm âlemi helak edeceği gibi bende o gözyaşınız için inanınız yere düşmüş olsaydı, o gözyaşı döktüğünüz şeyi yok edebilirdim.

‘İnsan böyledir, koruduğu sandığı bir şeye onu yaratan oymuş gibi davranmaktan çekinmez.’

Ağlamamak için zor tutuyordu gözlerini ve artık bir cevap verip beni kendinden uzaklaştırmalıydı.

-Siz iyi birisine benziyorsunuz, ama bana dokunmayınız. Ben bekliyorum. Ve ben beklediğim için ağlamıyorum. Sadece ağlamak geçiyor içimden. İçimde size anlatamayacağım bir sel var.

Sonra kalktı ve yürümeye başladı; biraz sendeler gibi oldu; belki de ben öyle görmek istedim; yürüyemez dedim; evine giderken kurtlara yem olursa, ya bayılır hastanelere düşerse, ya birisi ona bir fenalık yaparsa bu akşam saatinde, ya evi yoksa… Koştum peşinden…

-İyi değilsiniz, isterseniz size, evinize kadar eşlik edeyim.

Hiçbir şey söylemedi. “Dudağının bir kıvrımından cesaret bularak” bende yanında yürümeye başladım. Nereye gidiyor hiç sorgulamadan sormadan, sadece ânın tadını çıkararak, bazen mutlu olmak için akışa kendini bırakmak gerekir. Biraz zaman geçtikten sonra:

-Benimle nereye geliyorsunuz, peşimi bırakmayacak mısınız? Dedi ama o kadar yapmacıktı ve o kadar kibardı ki sertliği, kimseyi kıramazdı belki ama kedi gibi boynumu büktüm, dünyadaki tüm cinayetleri ben işlemişim gibi bir pişmanlıkla:

-İsterseniz gelmeyebilirim, sadece size yardım etmek istiyorum, benden korkmayınız, benim kimseye zararım dokunmaz, sadece iki dakika, evet sadece iki dakika sizinle konuşmak, sizin yüzünüzü güldürmek istiyorum. İnanınız sanki gözlerinizden bir damla yaş dökülse Tanrı’nın gazabı gelir ve bulur beni diye bir korkum var. Siz İstanbul gibi, Paris gibi ve dahi Dostoyevski’nin kitaplarından çıkıp bu tarihte yaşayan bir güzel gibisiniz, ama sanki birisi şehrinize girmiş, çiçeklerinizi koparmış, çiçeklerinize basmış gitmiş gibi bir haliniz var. Lütfen sadece iki dakika dinleyiniz beni.

-Peki, samimiyetinize inanıyorum, sanki diğerlerine benzemiyorsunuz, sanki sizi uzun zamandır tanıyorum, of aslında bir yabancıya bunları söylememeliyim ama ilk konuştuğunuz zamanda bir yakınlık duymuştum size. Ama ben basit birisiyim, sizin kadar süslü cümleler kuramam, sizin gibi çiçeklerden, şehirlerden bahsedemem fakat iki dakika dinleyebilirim sizi.

-Beni ne kadar mutlu ettiğinizi söyleyemem, bu konuşma boyunca inanın, yüzünüzü güldüreceğim. Şimdi bu lütfunuza karşılık, ezelden duyduğum bahtiyarlığı sadece bir gülücükle taçlandırmanızı isterim. Küçücük bir gülücük belki bu yağmurları bu havayı sıcacık kılabilir. Lütfen aşina olduğum yüzünüze inanın hüznün yakıştığı kadar tebessüm de yakışacaktır.

Küçük meleğim gerçekten gülümsedi sanki bir anda bütün hüzün bulutları dağıldı. İçimden havaya doğru uçan kelebekleri, mini minnacık yeni uçmayı öğrenen yavru kuşların uçuşlarını ama gerçekten havaya doğru uzanmalarını bir ressamın tuvalindeymiş gibi, izlemeliydiniz. Yüzümdeki aptalca gülümsemeyi görseydiniz, yüz kaslarıma ilk kez söz geçiremediğimi bilseydiniz, ona duyduğum şefkati içtenliği anlardınız. Sanırım ilk kez bir kadına karşı bu kadar samimi oluyordum. Söze devam etmeliydim.

-Ben yalnızım, hiç kimsem yok şu dünyada… Sadece postahanedeki işim, sahaftan kitaplarım, küçük bir odam… Bir de sayarsanız kimseden muhabbet kuşum var. Kaybedeceğim hiçbir şeyim yok, annem ölünce ilkokulun sonuna kadar dedem baktı bana, sonra dedem ölünce de babamın yanına döndüm. Dengesiz baba, üvey anne, bir akşam dayağından sonra hastahane, komşular yetişmiş, mahkeme falan derken yetiştirme yurdu, sonra 18 yaşıma gelince devlet buraya atadı beni. Gerçi yurtta da kimsem olmadı hep yalnızlık çektim, ne vakit sonra kütüphaneyi keşfettim işte, klasikler falan üç yıl boyunca hep okudum. Ama hiç sizin gibi ağlamadım. Yanlış anlamayın sizi suçlamıyorum, hayatınızı, kim olduğunuzu dahi bilmiyorum. Burası dünya ve ağlanacak ne var.

-Siz çok iyisiniz. Hiç yurtta yetişmiş çocuklara benzemiyorsunuz.

-Kitaplar insanı böyle yapar.

-Kitap mı? Biliyor musunuz ben çok sevmem kitap okumayı, ama kör bir ninem var, sürekli ona okurum bir şeyler. Dostoyevski falan…

-İlginç bir nineniz varmış. Nineler Dostoyevski bilmez ki…

-Biz aslen göçmeniz, buralardan değiliz yani. Dedelerim çok eski zamanlardan beri kızları okuturlarmış, o zamanlar kızlar için İstanbul’da Rüştiyeler yeni açılmış, ninem de oradan mezun olmuş. Sonra bu şehirdeki Rumlar gidince de buraya yerleştirmişler bizi ve ninem de gözlerini kaybedene kadar hep okumuş. Aslında kitapları nerdeyse ezbere biliyor, ama yeniden dinlemeyi çok seviyor, belki benim de okumamı istediği için. Ama hiç sevemedim onun kadar.

-Kitapları sevmemek. Bilmiyorum belki ben yalnızlığımı onlarla aştığım için bu kadar bağlıyım… Kürk Mantolu Madonna’dan, Beyaz Geceler’e, Ölü Canlar’a kadar hep benim hikâyelerim anlatılırdı, hep benim yaşamak istediklerim. Bazı kitapları soluksuz okumuşumdur, yemek yemeyi tuvalete gitmeyi unutarak. Bazı kitaplarla beraber yaşamışımdır, hatta bazı geceler sanki bir kürke sarılıyormuş gibi Kürk Mantolu Madonna’ya sarılarak uyumuşumdur. Bazen yaşadığım kitaplar olmuştur, bazen de roman kahramanlarına aşık olmuşumdur. Çünkü yazar zihninde kurduğunu hayale yansıtır bir ressamın tuvaline yansıtması, bir müzisyenin notalara yansıtması gibi ve inanın hayaller yalan konuşmazlar. Rüyada gündüz hiç düşünmek istemediğiniz şeyler gelir, bilinçdışına ittiğimiz şeyler mesela, görmek istemediğiniz bir insanı görürsünüz, düşünmek bile istemediğiniz şeyi düşünürsünüz, en aciz olduğumuz zamandır rüya hali, uykuda vücut rahatlar, kendinizi sıkıp düşünmek istemediğiniz şeyler film şeridi olur. Hayaller de öyle, yazarın hayat adına en aciz olduğu andır, yalanlarından kaçamaz, yazmak bir meşk hali çünkü, eğer o hastalıklı ruhların yazacakları bir yer olmasaydı bir o kadarı intihar ederdi, yazmak bir rahatlama hali, en gizli yalanlarınızı söylersiniz, en mahrem şeyleri anlatırsınız yazarken ve bunu sanki siz hiçbir şey yaşamadan yazmışsınız gibi okuyucuya yutturursunuz, bir kahraman konuşur aslında sizsinizdir, bir başkası konuşur en yakınınızda olan birisi, gerçektir ama sanki hepsi hayal gibidir ne dilemma ama. Bu yüzden okumak güzeldir, düşünün ki özel bir insanın sırlarını dinlemek ne kadar güzel olurdu, nasıl haz alırdınız kimseye söylemediği şeyleri size söylemesinden. Ya da sizin yaptığınız hataları bir başkası kendisinin de yaptığını anlatsa sizin de yaptığınızı bilmeden nasıl rahatlardınız: demek ki dünyada tek ben yapmıyorum bunu. Her şeyi bir başkasıyla kıyaslayarak yaşarız aslında, diğerleri ne kadar mutlu, diğerleri ne kadar çok çalışıyor, diğerleri ne kadar zengin… “Bir başkasının, bir başkasıyla kurduğu” bağlantı o kadar değerlidir ki bazen, onlar gibi yaşamak isteriz. Okumak bizim gibi yalnız insanların yeni insanlar keşfetmesidir. Okumak size dünyada yalnız olmadığınızı bildirir.

-Sizinle konuşmak çok güzel ama her güzel şeyin bir sonu var desem çok mu basit bir laf söylemiş olurum? Evimin sokağına geldik, teşekkür ederim. Çok mutlu ettiniz beni.

-Bu kadar yakın mıydı? Bir daha görüşemeyecek miyiz? Oysaki daha anlatacağım çok şey vardı.

-Ama sadece iki dakika demiştiniz başlarken, bizse dakikalarca konuştuk. Yetmez mi?

-Suretinize o kadar aşinayım ki, dakikalar değil saatler geçse ve bir ömür geçse bu güzelliği görmeye müptela olabilirim, onsuz yaşayamayabilirim. Beni yanlış anlamayın, sizden bir şey beklemiyorum, istemiyorum da. Ama hikayenizi merak ediyorum çünkü hep ben anlattım sizse hiçbir şey söylemediniz, neden orda duruyorsunuz, neden ağlıyorsunuz neyi bekliyorsunuz ve inanın derdinize derman olmak istiyorum. Sizi ağlatmak istemiyorum. Bensiz gözyaşlarınızı dökmeyiniz, bir abiniz olarak görün ya da bir kardeşiniz gibi.

-Hep inanın diyorsunuz, inanıyorum. Fakat benim şimdi gitmem lazım, birisi görürse çok hoş olmaz.

-Ama hep gitmiş olacaksınız.

Biraz uzaklaştı küçük meleğim koşar adımlarla, sonra arkasına baktı.

-Yarın akşam aynı yerde, aynı saatte görüşmek üzere.

Kadınlar da hep böyledir sayın okuyucu, her zaman son saniyelerde mutlu ederler sizi. Önce acıtmak isterler, sonra oldu dediğiniz anda bakmışsınız acıya müptela olmuşsunuz.
……………………………..
Hüzün bulutları dağılıyor bir bir, aslında her karmaşadan sonra bütün medeniyetlerde hızlı bir ilerleme olur, insanın her çöküşünden sonra da gelecek güzel bir gün. Sonraki akşamı beklemek için ve yaşamak için o kadar çok sebebim var ki ve ne güzel başladım diyorum kendimce hayatıma, daha öncesini hiç yaşanmadı sayarak; onu korudum evine bıraktım, gözyaşlarını sildim. O kadar mutlu oldum ki, içinden ülkeler geçen şiirler yazdım gece boyunca, uyumadım. Penceremin önündeki açelyalara su verdim, günlüğüme ilk defa, güzel şeyler yaşadığıma dair notlar düştüm. Akşamın geleceğini beklemek, gül yüzlümü görmek için can atmak… İş yerinde o aptalca gülümsememle geçirdim vaktimi gün boyunca; hiç çok fazla iş verdikleri için sıkılmadım, içimden söylenmedim, hatta güzel şarkılar söyledim. Aslında bu kadar kolay mutlu olmam çok ilginç, ben acıdan haz almaya başlayanlardanım ve bilirim ki romanlar sonunda hep kadınları haksız çıkarır. Kadınların çoğu ne kadar iyi erkek der, ne kadar romantik, ne kadar beni düşünüyor der, ama gelgelelim ki erkeğin en evrim geçirmemişine vurulur gider. “Biz aşıklarınsa kalu beladan aşka istidadımız olsa da hep tutkuyla karşılık verilenler, beyaz bir yatağın üzerinde dünyanın en güzel yüzünü, acıyla ve kanla ağlatanlar olacaklar”. İlk aşkını anlatan bir dostuma öyle söylemiştim, keşke ona o kadar iyi olacağına, onun için iyi olmaya çabalayacağına ona bazen de kötü davransaydın, o zaman seni bırakıp gitmezdi. Kadınlar sahiden sevmiyorlar, minnet duyguları, iyilik ve güzellik yerine, bazen şiddete ve acıya ve bazen de güzel bir eve tav oluyorlar, sevdiklerini sandıkları anda da en olmayacak kişinin her şeyine katlanıyorlar. Kedilere tutulan ipler gibi, ipe alıştırıp sürekli ipi elinizden bırakmadan ama oyundan da sıkmadan, bir çekip bir bırakarak, bazen oynamayarak, bütün duyguları ona yaşatmalısınız, sonsuza dek sevecekmiş gibi, ama bir sonraki saat bırakacakmış gibi, her şeyiniz oymuş gibi ama hiçbir şeyiniz değilmiş gibi… Sizde inanın bana ey okuyucu, ben bunu yaşayıp görmedim ama iman ettim, romanlar hep bunları yazıyor kadınlar hakkında, sonra yanlış ipler sallayıp bana kızmayınız. Ama bilirsiniz biz âşıklar kelebekler gibi ateşe yaklaşmadan edemeyiz. Ah pervaneler! Ah pervaneler!
Sonunda çıkış saati gelmişti. Kalbimin dakikaları saatin dakikalarından çok hızlı geçiyordu. Dışarı çıktım, bankta oturan beni bekleyen bir melek yoktu, beklemeye başladım. Neler söyleyeceğimi planladım, hatta hangi ses tonuyla konuşmalıyım diye düşündüm, birkaç deneme yaptım: şirine hoş geldin, çok mu aptalca oldu, gül şekeri hoş geldin, çok samimi… Evet! Sadece hoş geldin, ama yine onu korurmuş gibi bir ses tonuyla söylemeliydim. Beklemeye devam ettim.
Saatler geçti, yağmur başladı. Kimse yoktu.
Saatler geçti, yağmur dindi. Kimse yoktu.
Şu an tek yapman gereken ağlamak diyorum ve duvarları yumruklamak, çok acılar çeken ölümü yakın bir hasta gibi acıya vurmalısın kendini. Ağlamalısın, Evet! yalnızlığıma ağlamalıyım. Kırgınlığıma ağlamalıyım, acılarıma ağlamalıyım.
Yollarda boş boş yürümeye başladım. Bütün insanlar sanki bana ne kadar da aptalsın der gibi bakıyor, kalabalıklar arasında yalnızlığı o kadar derin duyuyorum ki bütün yüzlerin beni bu şehirden dışladığını hissediyorum, git diyorlar. Evinin olduğu sokağa kadar ayaklarıma hiçbir şey söylemeden insanların manasız suratlarına bakarak yürüdüm. Hangi ev olabilir diye düşündüm, orada günlerce bekleyip onu gördüğüm bir anda, hani söz vermiştiniz, hani gelecektiniz demek istedim. Ama bende iki dakika konuşmak istememiş miydim sadece? Sözünde ilk durmayan da ben değil miydim?
Şu geceler olmasa yalnızlar kimin koynuna girer.
Eve dönünce hiçbir şey yapmadım, ocağa kahve koymadım, kitaplarıma dokunmadım, ışığı bile yakmadım. Masanın sallanan sandalyesine oturup yalnızlığımı dolduran o gıcırtıyı bile duymak istemedim, Mahzene kapatılmış bir suçlu gibiydim. Yatağa uzandım, tavanda asılı fosforlu yıldızlara bakıp, saatin tiktakları arasında, yatağın parmaklıklarından tutunarak ve yine kendime kızarak, neden sonra aptalca gülümsemeye başladım. Yine bir gamzeliye yenildin, yenik düştün, bu savaşı kaybettin, yalnızlığa mahkûmsun. Kadınlar hep aynı işte, neden hala onlara inanmaya devam ediyorsun, bütün yaratılış hikâyelerinde kadınlar ikinci olarak yaratılmamış mı? Âdem yasak meyveden yemeden kaldı boğazında, âdemelması dedik, yutkunamadı ama kadın yutkundu, fitneyi fesadı yuttu, yedi bitirdi. Zaten çağıran da Havva değil miydi? Mısır’da Züleyha değil miydi Yusuf’u çağıran, sonra iftira atan da yine o değil miydi?
Ertesi gün suratımdaki şarapnel parçalarıyla işe gittim. Hiçte içimdekini dışarı yansıtmamayı beceremem. Gün boyunca insanların neyin var sözüne muhatap olmak o kadar kötü bir durum ki muhtemelen bana acıma duygularıyla birlikte onlar bu durumda olmadıkları için benim halimden haz duyuyorlar. Acımak ve haz duymak çok yakın kelimeler birbirlerine. Bu şekilde bir hafta kadar geçti.
Bir Cuma günü iş yerinde beni dışarıda bekleyen birinin olduğunu söylediler, ‘kimmiş beni bekleyen olmaz ki’ dedim. İş yerinin o soğuk koridorlarından koşar adımlarla dışarı çıktım. Hani loş bir odadan birden güneşin karşısına çıkıp pırıltıları hissedersiniz ve gözleriniz kamaşır ya, Evet, O! Karşımda duruyor, birisinin beni kendime getirmesi için yumruklaması lazım sanırım. Koştum, kollarımı açıp öyle sarmak istedim ki onu, bütün varlığını kollarımın arasında bulmalıydı, bütün her şeyi ben olmalıydım, baharda çiçeklerin, yaprakların, ağaçları sarması gibi bütün vücudum onunla yekbir olmalıydı. Ama ben abisi değil miydim? Sana farklı gözlerle bakan korumasız genç bir kadın hakkında nasıl düşünürsün bunları, yardım elini uzatıp sonra onu arzulamak ne kadar ahlaksızca. Kırgın biraz da kızgın bir ses tonuyla:
-Neredeydiniz? Neden gelmediniz? Oysa ki söz vermiştiniz bana. Dedim.
-Ninem! Ninem hastalandı.
-Şimdi nasıl?
………
Kollarıma düştü meleğim. Küçük pembe dudağı, ufacık boyu, yeşil gözlerinin yukarıya doğru bayılırken yere düşen bir zümrüdün kayması gibi bakışı… Yalan mı söylemeliyim ama ilk defa bir insanın ölümüne sevindim. Gerçi vicdanım sızlıyor, o kollarımdayken, benim gibi yalnız kalmasına ve dahi bana kalmasına sevindiğimden. Bir tarafta suçluluk duygusu, bir tarafta merhamet, bir yanım şeytan bir yanımda Allah var. Yakında bir banka oturduk, omzuna elimi koydum, hiç sıkılmadım, utanmadım. Demiştim ya insan koruduğu şeyin tanrısı olduğunu zanneder.
-Sizin için çok üzüldüm. Ama ağlamayınız, ben varım. Sizin yalnızlığınızı gidermek için, inanın elimden gelen her şeyi yaparım. Lütfen ağlamayınız. Ölenle ölünmüyor, biliyorum her söylediğim anlamsız gelecek size ama.
-Ama o benim dünyada yalnız olmadığımı anlatan tek varlığımdı.
-Şimdi de ben varım. Allah kimseyi yalnız bırakmaz dünyada merak etmeyin. Beni sizin karşınıza çıkardı, sizi de benim karşıma.

……………………………………..
Böyle günler haftalar geçti, sonrasında ikimizin de yalnız olduğunu eve girip çıkmamın çok doğru olmadığını, adımızın çıkacağını, ona olan sevgimin çok farklı bir şekle dönüştüğünü, kendimi ayıplamama rağmen doğru olanın bu olduğunu söyleyerek evlenme teklif ettim.
-Siz o kadar iyisiniz ki, size sanırım kimse hayır diyemez. Dedi.
Ah ah! yine aynı şeyler geliyor başıma, yine iyilik budalalığına kaptırdım kendimi, oysa insanlar hep kötü olana daha yakın hissederler varlığını, çünkü zihin çok ciddi kötülükler çağırır kimi zaman, kimi zaman babasını öldürmek isteyen bir evlat, kimi zaman sevdiğiniz kızın sevdiği kişiye işkence yaparak onu bu dünyadan silmek arzusu. Bu kadar kötülüğe yakınken iyilik istemek için gerçekten çok erdemli olmak gerekir. Ve insanlar zihinlerinde çok kötüdür ama vicdan girer sonra işin içine ve bütün kötülüğü silip süpürür.
Her şeyine koşuyordum. Yalnızlığını hiçbir zaman hissettirmemek için türlü oyunlar yapıp, hediyeler alıp, kitaplarla yalnızlığını unutmasını sağladım. Ama en başında o parkta kimi beklediğini de içten içe merak etmiyor değildim. Sormadım bir süre, soramadım, hep onun söylemesini bekledim. Ama gün geldi dayanamadım, insan meraklıdır ya geçmişi bilmeye, birisinin geçmişini öğrenmek şu anda ne olduğunu bilmek için de önemli bir adımdır ya ve çoğu zaman insan geçmişiyle yaşar. En sonunda neden beklediğini sordum. Bir sevgili tarafından aldatıldığını, gelmek için söz vermesine rağmen gelmediğini, onun gideceği limanlara gemisi adına mektup yazdığını, falan tarihte buluşmayı unutmaması üzerine, ama ne cevap alabildiğini, ne de o tarihte orada olduğunu. Ne önemi var, dedi, artık siz varsınız hayatımda. Zaten gemicilere pek güvenilmez, onlar çok adi olurlar diye ninem söylemişti.
Düğün alışverişi yapmak için borç harç biraz para buldum. O gün küçük meleğim ilk kez koluma girdi. Erkeğin kolunun altına bir kadın girdiği zaman erkekteki duyguları okumalısınız, o kadar güçlü hisseder ki kendini, dağları yıkacak gibi, bir ağacı tutsa yıkacakmış gibi… Ama bu hazzı yaşamak benim için uzun sürmedi, o sırada yanımızdan geçen bir adamla göz göze geldik, kollarımdan yavaşça ayrıldı bir bana baktı bir de giden adama, sonra ağlayarak ona doğru koşmaya başladı.
…………………………………………………………
Ben! yine ben, o kadar sade bir hayatım var ki, balkonumda açelyalar, sahaftan değiştirdikçe aldığım kitaplar, küçücük bir odam. Yalnızlığımı da saymazsanız mutluyum aslında. Sonra masanın üzerinde yeni gelen bir mektup…
Merhaba Efendim,
Size çok minnettarım, sizin yaptıklarınızı benim için kimse yapmazdı. Ama gönlümde olan insanı, söz verdiğim insanı kıramayacak kadar ve gördüğüm an tüm kızgınlığımı unutacak kadar güçsüz biriyim, hem ona boş yere kızmışım, hem size de biraz ona kızgınlığımla yaklaştım, beni affediniz. Gemi limana geç yanaşmış, günlerce beklemiş beni. Ama sonunda geldi. Size minnettarlığımı ifade edecek bir cümle bulamıyorum şu an. Hakkınızı helal ediniz. Sizi bir ömür boyu abim gibi seveceğim. Sizin gibi söylüyorum bu sefer, inanın sizin hatıralarınız her zaman benim başköşemde duracak.
Sizi çok seven kardeşiniz.

…………………………………………………………….

Reklamlar

5 comments

  • “yazmak bir rahatlama hali, en gizli yalanlarınızı söylersiniz, en mahrem şeyleri anlatırsınız yazarken ve bunu sanki siz hiçbir şey yaşamadan yazmışsınız gibi okuyucuya yutturursunuz, bir kahraman konuşur aslında sizsinizdir, bir başkası konuşur en yakınınızda olan birisi, gerçektir ama sanki hepsi hayal gibidir ne dilemma ama.” Bu dediklerinizi düşününce insan yazının sonunda acaba bu yazıyı yazarın hangi gizli ve mahrem yanları yazdırdı sorusunun zihnine çalınmasına engel olamıyor.
    yazınız çok güzeldi o kadar ki saf bir ruhyla karşı karşıyaydım, ve o kadar gerçek dışıydı ki sadece romanlarda olanlardı hep; böylece kitapara/romanlara ne kadar anlam yüklediğiniz kendini gösteriyor. hikaye bir hayal ürünü olsa da ve yazıda olan aşırı duygusal ütopik karakter duygusallığıyla bazen aşırılığa verdiğimiz tepkiyi ortaya çıkarsa da samimiyetiniz,duygularınız ve hissleriniz gerçek bu da kalpleri size ısındırmaya yetiyor. ve ayrıca söylediğiniz bir çok şeyde yaptığınız bir çok tesbitte o kadar çok haklısınız ve reelleri doğru yorumlamışsınız ki bu da hikaye her ne kadar ütopik olsa da realitede de yaşanılabilirliğinin bir kanıtını sunuyor sanki bize
    hissiyatınız daim olsun

  • Karakterin duygusal olması bizi bu yönde yazmaya itti, yazmak hakkında yazılan şeylerse yine aynı şekilde yazarların bir çoğunun kendi ve kendi çevresinden olaylarla gerçek insanı anlatmaya çalışan portreler çizmesiyle alakalı yani bizden değil, gerçi bir fikirde de hikayede de yazar kendinden başka bir şeyi anlatamaz, bir başkasının dünyasına geçmeye çalışsa bile bu kendi kurduğu bir şeydir, amacımız bunu söylemekti. Hissiyat meselesine gelince inanın bilmiyorum, ama emin olabilirsiniz böyle bir şey yaşamadım 🙂 Ama teşekkür ederim, ilk defa hikayem hakkında güzel şeyler duyuyorum, arkadaşlarımın bir çoğu beğenmedi çünkü hatta bir ara kaldırmayı düşündüm ama yayınlandıktan sonra yazı yazardan çıkar…

    • böyle bir şeyi yaşamadığınızı biliyorum tabi ki o yüzden bu hikaye ve ana karakterle ilgili “ütopik” değerlendirmesini yaptım. ama sizin de dediğiniz gibi yazarın kendinden kattığı gizli ve mahrem yönleri merak etmedim de değil bu hikayede. bu yüzden dile getirmek istedim. çünkü bi bayan gözüyle böyle düşüncelere sahip bir erkek karakter şaşılası bir şey. ayrıca insanın acizliği ve güçlülüğü/güçsüzlüğü arasındaki bağlantıyı o kadar güzel yakalamış ve ifade etmişsiniz ki sadece bunun için bile bu yazyıyı beğenebilirsiniz. yani kimse kimseden mükemmel bi hikaye bekleyemez sonuşta.çünkü yaratılan her şey biraz eksiktir daima. bazı güzelliklerin olduğunu bile bile kötü ve çirkin yönler üzerinde durmanın lüzumu yoktur. tıpkı gülü sevenin dikenini umursamaması gibi. yazıyı değerlendiren arkadaşlarınız ne açıdan olumsuz eleştirdiler bilmiyorum ama bazen özellikle bu tarz hikayelere bir erkek bir de bayan gözünden bakmak lazım. ben sadece kendi gözümden baktım. olumsuz eleştiren arkkadaşlarınızı erkektir diye tahmin ediyorum çünkü benim bu yazyı ukuyup çok beğenen kız arkadaşlarım var ve sizin yazdıklarınızın bir çoklarını da beğeniyorlar. bunları sizi şımartmak ya da savunmak için söylemiyorum yanlış anlaşılmasın! bunlar da sizin bilmediğiniz farklı bi tarafta yaşanmış objektifler. bilginiz olsun diye söylüyorum. Allah’a emanet olun.

      • Teşekkür ederim, zarif cümleleriniz için. kurgu ve klişe sözlerden dolayı eleştiri almıştım. sizde Allaha emanet olun..

  • Yazıya bir başladım , baktım bitmiş ve yarım saat geçmiş.. Değdi.. Çok hoş ve samimi ifadelerinin arasında kendimi bir masalın içinde hissettim. Sağlıcakla Kavaklı..

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s