Kadın ve Erkeğin Aklı


Man and WomanErkeklerin kadınlara nispetle araba kullanmadaki görece başarılarının tesadüfi olmadığını düşünmüşümdür. Önceleri “sadece Türkiye’de mi bu böyle” diye sorardım. Sonra arabalarla ilgili uluslararası organizasyonlara bakınca (formula 1, dünya ralli şampiyonası vb.) durumun erkek ve kadın cinsleriyle bağlantılı olduğunu düşünmek daha bir makul gelmeye başladı.

Kanaatimce erkek analitik, kadın sentetik düşünmeye yatkındır. Dikkat ederseniz “yatkındır” kelimesini kullanıyorum, “zorunlu” değil. İsteyen kadın, analitik de düşünebilir yani. Ne var ki bu durumun doğasını zorlama olduğunu ve hayatını sıkıntıya sokacağını söyleyebilirim. Analitik ve sentetik düşünme arasındaki temel farklar, erkek ve kadınlar arası farkları da ortaya koyacaktır.

Erkekler çözümlemeye yatkın iken; kadınlar çözmeye yatkındır. Dolayısıyla erkek çoğu zaman soruların peşinde koşar; kadın ise cevapların. Erkekler mi daha soğukkanlı kadınlar mı ya da kadınlar mı daha telaşlı erkekler mi, diye bir soruya muhatap olsak çoğumuz hiç düşünmeden, erkeklerin daha soğukkanlı ve kadınların daha telaşlı olduğunu söyleriz.

Kadınlar kendilerine “neden” sorusunun sorulmasından haz etmezler mesela, “nasıl” sorusu daha albenilidir onlar için. Ve “nasıl” sorusuna kadınların verebileceği cevaplar erkeklerin aklını başından alabilir. Kadınlar müthiş bir cevap verme yeteneğine sahiptir bu noktada. Erkeklerin hayal bile edemeyeceği kadar cevap vardır kadınların zihinlerinde. Bu yüzden kadınlar erkekleri kolayca ikna ederler. Erkekler soru sorana kadar, kadınlar cevabı bulmuştur çünkü. Cem Yılmaz’ın anlattığı bir anekdot geliyor aklıma. Kadın, erkeği bir otelde görse ve “ne işin vardı otelde” diye sorsa erkek “ne oteli?” diye soruyla karşılık verir. Erkek, kadını otelde görse ve aynı soruyu sorsa; erkek farkına bile varmadan kadın cevaplarını otelin yapılışına kadar getirir.

Kadınların daha konuşkan olduğu bilinir. Erkekler genellikle hâl ehlidir; kâl ehli değil. Bunu kötülemek maksadıyla söylemiyorum, herkesin kendince bir günahı vardır; ama kadınların dedikodu konusundaki mahareti göz ardı edilemez. Erkekler “biraz dedikodu yapalım” diye bir araya gelmezler; ama çoğu kadın için sıradan bir iştir bu, hoşlanmasalar bile. Birisi analitik, diğeri sentetik olduğu için erkekler düşünürken, kadınlar konuşur.

Bilmem hiç düşündünüz mü; ama kadınlardan filozof çıkmaması da – ya da nadiren çıkması – aynı sebepten ötürüdür. Felsefe, soru sorma kabiliyeti olanlara hitap eder. Çözümleme yapanlar, analiz edenler ancak felsefe yapabilirler. Kadınların ise böyle bir derdi yoktur. Onlar analiz etmeye ihtiyaç duymazlar, kendilerine göre bir cevapları zaten vardır. O cevap üzerinde tartışmak da istemezler (Kadınlarla cevapları hakkında tartışan erkekler sıkıntı çekerler bu yüzden). Bu sebeple de mutludurlar. Soru soranlar ise huzursuzdur. Sürekli bir arayışla geçer ömürleri, bir türlü hayata salamazlar kendilerini.

Baştaki meseleye dönersek, araba kullanma soğukkanlı olmayı ve kontrol edebilmeyi gerektirir. Çözümleme yeteneğine sahip olmalı ve analiz edebilmeli. Trafik gibi bir karmaşayı ancak böyle aşabilirsiniz. Erkekler bunu rahat yapıyorlar; çünkü analiz kabiliyetleri yüksek. Kadınlar ise bir virajı alana kadar erkekler köprülü kavşağı geçiyor. Trafikte tecrübeli olanlar bu durumu kanıksamışlardır. Bu demek değil ki kadınlar her zaman arabayı kötü kullanırlar. Araba kullanmakta mahir olan kadınlara bakalım; muhtemelen matematik ve geometride iyi olan kadınlardır.

Sonuç olarak, sentetik düşünen akıl, doğadan gelen verileri kullanır. Doğa olmadan, sentetik düşünme meydana gelemez. Analitik düşünme ise doğaya sürekli ihtiyaç duymaz. Verileri bir kez elde etti mi, analiz etmeye başlar, kendini doğadan soyutlar. Özet olarak birisi doğaya bağımlı, diğeri doğadan bağımsızdır. Bakın yine doğaya geldi mesele. Erkek akla, kadın ise doğaya yakın/yatkın… Tam da bu noktada en can alıcı soru geliyor akla. Neden çocuk doğurma özelliği erkekte değil de kadında bulunuyor? Yoksa kadının doğaya yatkın olmasından mı?

■ Konu ile ilgili yazarin bir baska yazisi icin tiklayin: Hayatin Kadini ve Olumun Erkegi


∗ Hadi Ensar Ceylan


Reklamlar

35 comments

  • hadiciğim çoğu iddiana katılamayacağım için bağışla:) ama tabi bunu demek yeterli değil, buna karşı neyi savunduğumu da ortaya koymam gerekiyor. bu da sanırım bu konuya dair yazı yazmamı gerektiriyor, inşaallah orada neden katılamadığımı belirtmeye çalışacağım:) ama şunu söyleyeyim; bu konuda samimiyetle kafa yorman takdire şayan, fikirlerine katılamasamda konuya dair kaygını seviyorum:) yazın kışkırtıcı, bu da sana katılamayanlarda yeni fikirler doğuruyor, teşekkürler:)

    • sağol ferhatım ben de senin samimiyetini seviyorum. önemli olan farklarımızdan ne kazandığımız değil mi zaten…

  • “Kadın bugüne kadar hep biyoloji ile ilgili işlevlerle sınırlandırılmıştır. Diğer taraftan erke, kadından üstün ve daha önemli, kadının yapamayacağı işleri yapabilecek geniş kapasiteye sahip, doğuştan lider ve yönetici olarak değerlendirilmektedir. Sonuç olarak erkekler daha fazla insandırlar ve insanın bireyselliği, motivasyon ve fırsat açısından sosyal, siyasi ve ekonomik katılım, çalışma ve hareket etme seçeneğini tam olarak kullanabilirler. Aslında bu, tam tersi bir durumun kurumsallaştırılmış telafisidir:
    ‘Ancak kadınlar çocuk doğurabilir, onları besler ve ilk yıllarda çocukların asli bakıcısıdırlar. Bunun yanı sıra genellikle erkeklerin mülkiyetinde olduğu ekonomik ve sosyal roller sadece ve sadece erkekler tarafından yerine getirilebilen işler değildir. Yarı bilinçsiz bir şekilde erkekler bu gerçeğin farkındadır….erkekler, kadınların da ortak olamayacakları ayrı bir sosyal ve ekonomik role asla sahip olamamışlardır. Kadınların sahip olduğu bu tekel, psikolojik olarak bastırılmış ve erkek değerlerinin sosyal olarak meşrulaştırılması ve kurumsallaştırılmasıyla gölgelenmiştir.’ ”( a.g.e 28-29)
    Böyle bir tutum sonucu gücü elinde bulundurmak isteyen ve nefsinin hükümranlık isteğine karşı koyamayan erkekler(imtihan boyutu olarak), kadını sosyal hayattan uzaklaştırmış kendilerine fizik (faddele ve kavvamun terimleri açıklamaları için bkz. Amine Wadud Muhsin, kuran ve kadın, s.109-123, iz yayıncılık) hatta Kuran’ın ruhuna her ne kadar aykırı da olsa metafizik manada üstünlük atfetmişlerdir ve maalesef cinsiyet konusunda faşizme düşmüşlerdir. İşin daha da kötüsü kadınların büyük çoğunluğunu buna inandırmışlardır.( kadınların bu psikolojisi Alevilerin yıllarca chp ye oy verme meselesi gibi bir durum sanırım).
    Bir kere tarihsel süreç göz önüne alınarak düşünüldüğünde kadınların dünya çapında genel olarak karşılaştıkları muamelelerin onların sosyal hayattaki durumlarını belirlediğini görürüz. Kadınların eğitimden uzak tutulduğu toplumlarda kadın filozofların çıkmasını beklemek çok mantıklı olmaz. Dolayısıyla negatif ayrımcılığın en basit örneklerinden olan araba kullanmak konusunda da kadınların neden daha acemi olduğunu anlamak da zor olmasa gerek. Erkekler küçük yaşlardan itibaren araba kullanmaya başlarlar, 18 yaşına gelmiş erkeklerin kadınlara nispeten araba kullanma oranının fazlalığı ataerkil toplumun hiç de şaşırtıcı olmayan bir yansımasıdır. ( ayrıca türkiyede trafik kazalarındaki ölüm oranlarının yüksekliğini de göz ardı etmemek lazım)
    Müslüman bir kadın maddi ve zihni anlamda erkekler kadar özgür değilse bu erkeklerin var ettiği dünya neticesindedir. (mesela gece dışarı çıkamamak, tesettürlü olmak, eğimden yoksunluk, anne bacı gibi kavramlar altında bireyselliğinin göz ardı edilmesi vb.)… bu manada en azından Müslüman erkekler kadınların yaşam alanlarını nasıl kısıtladıklarının farkına varmalı ve kadına bu manada destek olmalıdır.
    Bir kadın olarak ben bu kadar net tanımlardan kaçınırken, erkeklerin bu şekilde gıyaben kesin hatlar çekmesi ürkütücü ve hakkaniyetsiz geliyor.
    Son olarak kadın ve erkeği analitik ve sentetik (akıl ve doğa) şeklinde geçişsiz( geçişliliğinin normal olmaması vurgusuyla) bir ayrıma tabi tutmak, her ikisinin de aynı ilahi hitabın muhatabı olduğu gerçeğiyle ne derece bağdaşır. bu şekilde bir ayrım neredeyse farklı ilahi hitapları gerektirecek düzeyde ne doğaya ne de İslam ruhuna uygun olmayan bir ayrımdır diye düşünmekteyim.

    • konuya dair yazdığım ilk yazıya baktığınızda insanlık tarihinin kadınları ezen erkeklerle dolu olduğunu söylediğimi görebilirsiniz. ikinci yazımda ise ne erkeğin ne de kadının üstün olmadığını söylediğimi görürsünüz. yazılarımda sadece erkek ile kadın arasındaki farkları dile getirmeye çalıştım. söylediklerimin hiçbirinde erkek kadından üstündür ya da kadın erkekten üstündür yargısı yoktur. çarpıcı bir tespit olacak belki; ama yazılarımdan üstünlük vehmedenler kendilerini üstün görmek isteyenlerdir. altını çizerek söylemek isterim ki (ilker başbuğ gibi oldu 🙂 ) doğamızdan kaynaklandığını düşündüğüm kadın erkek farklarının hiçbiri üstünlük vesilesi değildir ve inançlarıma göre olamaz.
      değerlendirmelerimi çok yüzeysel okuduğunuzu düşünüyorum. mesela analitik sentetik ayırımını ya da filozof olmak olmamak ayırımını ve hatta araba kullanabilme becerisini aldığımız eğitimden öte zihin yapılarımıza gönderimde bulunarak açıklamaya çalıştım. mesela soru ve cevap düzleminde konuyu ele almaya çalıştım. siz de deneyin.
      bu özgürlük muhabbetine hiç girmek istemem. zira özgür olmaya çalışan erkek ve kadınlar çağında yaşıyoruz ve halimizin nice olduğunu anlatmama gerek yok. bir zamanlar özgür olmaya çalışan değil birbirine boyun eğen insanlar vardı…
      son olarak kendi ifadelerinizle size bir şey göstermek istiyorum. bir kadın olarak siz net tanımlardan kaçınıyorsunuz ama ben bir erkek olarak kesin hatlar çiziyorum. işte söylemek istediğim bu. erkekler kesin hatlar çizer zihin yapısı olarak; kadınlar ise tanım yapmak isteseler bile çoğu zaman birbirinden oldukça farklı tanımlar sergileyerek tutarsız görünürler. bakın size aramızdaki fark. demek istiyorum ki erkek kadından (söz meclisten dışarı) tutarsızlığı öğrenecek; kadın erkekten tutarlılığı öğrenecek. hayat ne sadece tutarlılıkla geçer ne de sadece tutarsızlıkla.
      eleştirileriniz için teşekkürler.

    • Isin dogrusu ‘cocuk yetistime’yi neden bu kadar kucuk gordugunuzu anlayamadim. Felsefeyi, siyaseti vs. kadina reva gorurken (evet, bunlarin bircogu erkeklerin oyuncaklaridir) cocuk yetistirmek gibi bir vazifeyi neden kucumsemeliyiz? Bence kavramlari ve deger yargilarimizi tekrar gozden gecirmeliyiz bu noktada? Degerli olan nedir?

      Ikinci olarak, Wadud’un bu konudaki yaklasimini biraz daha dikkatli okumanizi tavsiye ediyorum. Fikrin altinda yatan temel dogrululuk tezine dikkatinizi cekerim.

      Ayrica, ABD anaerkil de degil ataerkil de, ve her genc 12-13 yasindan itibaren araba kullanir. Ne var ki kadinlara dair bu genelleme ABD icin de gecerli. Kadinla erkegin tam tamina (evet kesin olarak) esit oldugu bir toplumda.

  • Bir yazıyı okuduğumda çıkardıklardıklarımdır bana kalan, bu yazıdan da şu kanaate vardım; mesele analitikçi ve sentetikçi olmak da değil galiba, bulunduğun hale uygun düşünme tarzı hangisi ise onu seçebilmek de. Örneğin bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen şemsiyesiz sevdiğiniz insanın kapısında soluğu alıyorsanız ben bunda analitik arayamam, yada bir bayan ata, motosiklete yada arabaya binip hızı zorluyorsa ben bunda bir sentetik arayamam. Hayatımızın gidişatı, anlık yada ömürlük bizi analitikçi yada sentetikçi yapıyor gibi.
    Tuhaf gelen bir şey daha, doğaya yakın olan sentetikçi kadına rağmen garipdir ki doğa(l) olan analitikçi erkektir…

    • ne güzel söylediniz anlık olur diye. kanaatimce olması gereken’e işaret ediyorsunuz. erkek de yeri geldiğinde sentetik olmalı kadın da yeri geldiğinde analitik. birbirimizin farklarından ne devşirdiğimize bakmalıyız.
      “doğa(l) olan analitikçi erkektir” sözünüzü pek anlayamadım. neden analitik düşünmek “doğa(l)” , sentetik düşünmek gayr-ı “doğa(l)” olsun ki. doğa tabirini nasıl anladığımızda fark var galiba.
      ben doğa(l)’ı olması gereken değil olan diye tanımlarım. tabi bunu tartışabiliriz…
      eleştiri için size de teşekkür ederim.

  • aslında doğa(l) kelimesinden benim de kastetmek istediğim sizinde söylediğiniz gibi olması gereken değil olan ki bunu analitik ve sentetik düşünme için değil, analitikçi erkek ve sentetkçi kadın için vurgulamak istemiştim. Örneğin doğa da böyledir benim gözümde olması gerekenler değildir olanlar vardır, ben baharı severim kışın daha kısa olmasını isterim ama bu benim için olması gerekendir. Fakat doğa olanlardan ibaret olduğu için her şeyin gidişatı bellidir ve bunlar olanlardır. analitikçi erkek ruhu çözümleme yapması hasebi ile olması gerekenlere de değinir, ama bu halde bile doğa da olan bir doğallık vardır onda.Ama sentetikçi kadın doğaya yakın, yani olana, olmasına rağmen benim nazarımda hayatı içerisinde olması gerekeni oynamaktadır. Aslında “neden” ve “nasıl” soru edatlarına yaptığınız vurguda burada ortaya çıkıyor. “neden” sorusunun içinde doğal bir cevap vardır, ama “nasıl” sorusunun içinde tasvirler vardır. Bu sebeple de erkek yüzeysel bakar derin cevap verir, kadın derin bakar yüzeysel cevap verir. Son olarak benim nazarımda dengenin oluşması için farklar şart, yaratılmış her şeyde olduğu gibi…kadın ve erkek de ortaya koyduğunuz bunca fark dengenin eserinden başka bir şey değil galiba. Terzinin iki kefesi gibi, birbirine muhtaç ama aynı değil…

  • neden erkekler her daim iktidar kadınlar ise muhalefet, neden tüm peygamberler erkek olmasına rağmen kadın peygamber yoktur? yazını tersten okuduğumda buradan kadınların çoğunlukla mantıksız erkeklerin de çoğunlukla duygusuz olduğu sonucu çıkar mı? bu soruya olumlu bir yanıt vererek çoğunlukla böyle olduğuna inanırım. feminist olsun ya da olmasın tüm kadınlar bunu kendilerine bir hakaret olarak algılayacaklardır. oysa ben çoğunlukla duygusallıktan uzaksam da kadınların bu halinden memnunum. ancak ben erkek egemen zihniyetin yazdığı ve halen yazıyor olduğu bu tarihten büyük ölçüde memnun değilim. çünki bu zihniyetin içinde çoğunlukla ruhun olmadığı kanaatindeyim. her şeyin “çoğunlukla” maddeye dayandığı dünyalarında mantığa dayalı akıl yürütmeleri onları uç noktalara sürükleyecektir. bu durum erkek aklında kıvrımdan ziyade köşelerin hakim olduğu görüşünü öngörecektir. dolayısıyla ben dünya tarihinde savaşların çıkma sebebini dinden ziyade erkek zihniyetine bağlıyorum. eminim anlaşmazlık halindeki ülkeler savaşın yapılıp yapılmaması gerektiğine dair halk oylamasına tabi tutulmuş olsalardı kadınlar barışı erkekler savaşı tercih edeceklerdi. bu durum kadınların korkak erkeklerin cesur olduğu şeklinde de yorumlanabileceği gibi erkeklerin daha zalim kadınların daha merhametli olduğu şeklinde de yorumlanabilir. neden işkenceleri erkekler yapar, neden avcılar çoğunlukla erkeklerdir, şeklindeki sorular da mutlaka erkeklere dokunacaktır.

    kadın/erkek için aşırı uçlar olan sırasıyla aşırı mantıksızlık/aşırı duygusuzluk durumları hayatın dengesini bozabilir. kadının hayat dengesinin %60 duygu %40 akıl, erkeğin dengesini %60 akıl %40 duygu oluşturduğunu söyleyebiliriz. bu durum erkek ve kadının birbirlerini tamamladığını da gösterebilir. senin de dediğin gibi bu oranlar zorunlu değildir. ancak senden ayrıldığım nokta erkeğin akla kadının doğaya yatkın olması ifadesinde yer alan “yatkınlık” üzerinde yoğunlaşır. Yatkınlığı biz insanın fıtratı ve yapısı olarak algılarız. Fıtrat aynı zamanda insanın doğası olarak da ifade edilebilir. Ancak ben bu yüzdelik oranları bir fıtrat bir doğa olarak kabul edersem bu durum insan iradesini hiçe saydığımı göstermekle birlikte aynı zamanda insanın yasalara bağlı(deterministik) bir varlık olduğunu da öngörmemi gerektirecektir. insanı diğer canlılardan ayıran şey akledebilen özgür bir varlık olması değil miydi? ama ben yine de bu oranlara değer verebilirim. çünki insanın bütünüyle özgür olmadığı kanaatindeyim. eğer oranlarla bu özgürlüğü ve sınırlılığı açıklayacak olursak örnegin kadında özgürlük alanı %20D-%80A ile %80D-%20A oranları arasında gel-gitlerdir. İnsanın sınırlandığı alan ise geriye kalan %20 lik kısmıdır. insanın sınırlı olduğu alandan kastım bulunduğu çevre ve genetiğidir. özgürlük alanı ise akıl ve duygu ile hareket edebileceği %80 lik alandır. zannımca sen %20 lik alandan bahsediyosun. olması gereken değil de olandan bahsediliyo ise bu değişmeyen bir yasa gibi bir şeydir bir veridir. ancak biz insanlar kişiliğimizi daha çok verili olanın( genetik, çevre) üstüne kurarız. bu da özgür olduğumuz %80lik kısımda gerçekleşir. şayet insandan bahsediliyor ise onun özgür olduğu alanda “olan”lar yoktur artık “olması gerekenler vardır. Ki bu da ahlak yasalarıdır.

    yorumu oldukça uzattım kusura bakma hadi.

    • estağfirullah, yorumların için teşekkürler. ilk bölümde söylediklerine tamamen katılıyorum. zaten bunları ifade etmeye çalıştım. ancak ikinci bölüme dair şunları söylemek isterim. insan doğasından bahsetmem itibariyle özgürlüğün sınırlandığı bir alana işaret ettiğimi söylemekte haklısın. senden ayrıldığım nokta özgür irade dediğimiz alanın büyük ölçüde doğamızdan etkilenerek şekillendiğidir. sen yüzde seksenlik bir paye vermişsin özgürlüğe. oysa ben çoğu zaman paye bile veremiyorum. yanlış anlaşılmasın hiçbir şekilde özgür değiliz demiyorum; ancak özgürlüğün psikolojik bir zandan ibaret olduğuna kânîyim. hayatı okumaya çalıştığım zaman, hep boyun eğmek zorunda olduğum şeyler geliyor gözümün önüne. doğaya yaptığım vurgular da buradan geliyor. bu mesele de tartışılabilir. insan ve özgürlük…

    • Hadi’ninkinin aksine, ben ilk bolume katilmiyorum. Gercekten Amazonlar diye bir kavim vardi ve bu kavim savasci-kadin’larca yonetiliyordu. Savas gudusunu, kadin veya erkekle aciklamanin dogru olmadigini dusunuyorum. Zira insan olmak anlasmazligi, o da kimi zaman savasi gerektirir. Kadin veya erkek olmak, bu durumu degistirmez. Savasin kerih, barisin kutsal gorulmesi modern bir yanilsamadir. Hakikat icin savasmak, her turlusu ile sereflidir.

      • savaş güdüsü dediğimiz şey nedir? insanların iktidar, ihtiras ve hırslarının peşinden koşmaktan başka… Tanrı savaşın demiştir elbette ancak yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı savaşın demiştir. ben de bu taşkınlık edenler kimlerdir bunun sebebi nedir ne değildir diye sorguluyorum. ilk hareketi sorguluyorum. bu ilk harekette ben daha çok toprak kazanma hırsı yani maddi kazançtan başka bir şey göremiyorum( çoğu zaman din bu zihniyetin üzerini kapatan bir perdedir). burdan hareketle tarihte çoğunlukla erkeklerin kadınlardan daha fazla iktidarı ellerinde bulundurduklarını inkar edemezsiniz diye düşünüyorum.
        bir başka husus ise benim bahsettiğim savaş maddi bir savaştır. bu savaşı hakikat için savaşmaktan ayırt etmek gerekir. hakikat için savaşmak zihinlerde gerçekleştirilebilecek bir savaştır ve zaten en yüce ve zor olan savaş da budur. ancak insanlar her daim kısasa kısas zihniyetinde kalmayı ya da daha aşağılara düşmeyi tercih etmişlerdir. tekrar dile getirmem gerekir ki benim burda hor ve hakir gördüğüm zihniyet ilk hareket eden üzerinedir yani ezilen değil ezen ezmeye arzu duyan zihniyet üzerinedir bütün sözlerim.

  • hadi bey kesin çizgiler çekemiyorum çünkü insanları kafamdaki biçime göre tanımlamanın onları yargılamak olduğu kanaatindeyim. benim yatığım şey kendi sınırlarımı belirlemek(haddini bilen rabbini bilir). kadınların ve erkeklerin fıtratı sayın göçer”in de vurguladığı gibi birçok duruma ve yöreye göre farklılık gösterir, ki roller islam ülkelerinde dahi birbirlerine zıt durumlar arz edebilirler. benim üzerinde esas durmak istediğim nokta sizin yazılarınızda genel olarak gördüğüm, kadını kendi ölçülerinizde bir kalıba yerleştirip bunun dışında kalanları doğalarına aykırı olmakla itham etmenizdir. kendi doğrunuzu tek doğru olarak savunmanız sizin tasvir ettiğiniz gibi olmayan kadınları(ki büyük bir çoğunluk) yargılamak ve onları mahkum etmektir,bu manada sınırlar önemli sanırım.yaptığınız ideal kadın tanımında kadınlara negatif bir ayrımcılık yapmadığınızı söyleyip ardından tutarsız olduklarını iddia etmeniz (ki tutarsızlağa olumlu mana verildğine hiç şahit olmadım) bir de bunu doğa olarak nitelemeniz çelişik bir durum. yazılarınızdan samimiyetinizi anlayabiliyorum ama samimiyet böyle hassas bir konuda yetmiyor biraz empati kurabilirseniz, umarım, anlatmak istediğimi anlayabilirsiniz.

    • hanımefendi, ben kimim ki yargılayayım insanları. yargılamak bir şeyin iyi ya da kötü olduğuna karar vermekle olur. ben sadece olan’a işaret ediyorum (eksik düşüncelerimle); ideal olandan hiçbir zaman bahsetmedim. “itham etmek” de ağır bir kelime. hiç kimseyi itham etmedim. sadece hayatı yaşamak da zorlanırlar diyorum doğalarına aykırı davrananlar. haddini bilen diyorsunuz ya, işte tam da o haddlerin peşinde koşuyorum “nedir bunlar” diye. insanı tanımanın rabbi tanımak olduğunu düşündüğümden bu kalıpta (insan) yaratılan varlığın özelliklerini görmeye çalışıyorum. hatalarım elbette olabilir. ama bunları dile getirirken genelleyici hükümler vermemeniz lazım. mesela hangi özellikleriyle kadınların söylediklerime uymadığını yazabilirsiniz bir yazıda. biliyorsunuz, yinedergi’de misafir yazarlar da var.
      gelelim şu tutarsızlık meselesine. tutarsızlıktan kastım değişkenlik. yoksa hiçbir insan durup dururken “bu şey hem a’dır; hem a değildir” demez. galiba hayatın kadını adlı yazımda dile getirmiştim kadınların değişkenliğini. çok basit bir gözlemim var. muhtemelen çoğu insan bunu paylaşır.erkekler de bazen halden hale geçerler; ama kadınlar kadar değil. kadının bir anı diğer anını zor tutar. çabuk sevinir, sonra ağlayabilir; birden sinirlenir, sonra merhamet eder; canı bir şeyi ister; sonra bir bakmışsın vazgeçer ve saire… tutarsızlıktan kastım böyle bir şey. ve ister kabul edin ister etmeyin, hayatı böyle olmadan yaşayamazsınız. ben erkek olarak bu değişkenliği kadınlardan öğrenip devşiremezsem affedersiniz odun gibi olurum. çünkü hayatı siyah ve beyaz tonlarda yaşayamayız. insan mıyız hepimiz, o halde Allah’ın boyalarının farkına varmalıyız. ve hiç şüphesiz dünyanın en renkli varlıklarından biri kadındır. ne mutlu sizlere!

  • “Ne var ki bu durumun doğasını zorlama olduğunu ve hayatını sıkıntıya sokacağını söyleyebilirim.”

    Evet, kadın ve erkek doğasını tanımalı ve yaşamına doğasına uygun şekil vermeli. Çünkü doğamızı zorlamak çok fazla acı veriyor.
    Tanımada ne kadar yakın olduk doğamıza o kadar huzurlu…
    Bu tesbit güzeldi ve dile getirmek istedim.

    Yalnız kadın hem sentetik hem doğaya yakın nasıl oluyor? Gerçi diyosunuz doğadan veriler….

    • biliyorsunuz sentetik düşünme, kabaca, zihnin dışındaki verilerden yola çıkarak hüküm vermektir. analitik ise tam tersi, aklın başka bir şeye ihtiyaç duymadan kendinden çıkardığı hükümler. kadın doğaya yakın diyorum; çünkü hayatın içinde olan bir varlık. daha da ötesi çoğu zaman hayatın kendisi olan bir varlık. ilk kadına havva isminin verildiğini ve bunun hayat kökünden geldiğini söylemiştim. yorumunuz için teşekkürler.

  • bu konudaki azm ü gayretin için seni gerçekten kutluyorum hadi:)
    yazını merakla bekliyorum ferhat:)

    gene aynı noktadan yaklaşıyorum ben konuya;
    düşünüyorum öyleyse varım, soru soruyorum/sorguluyorum öyleyse kulum:)
    tefekkürî sürecin doğurduğu sürekli bir soru sorma/sorgulama halidir bence kişiyi tahkiki iman seviyesine çıkaran. ve bu sogulama halinden kopan (kadın veya erkek) insan mutsuz ve huzursuzdur.

    geçmişte kadınların sadece felsefe değil, neredeyse hiçbir alanda söz sahibi olduğu söylenemez. bunu sorguladığımda ben, yazımda da vurguladığım çok farklı sonuçlara ulaşıyorum; erkek tarafından cadı, ruhsuz, yarım akıllı vb. şekillerde tanımlanıp kaba kuvvetle sindirilen kadınların tüm bu alanlarda söz sahibi olması da düşünülemezdi zaten.
    kadın konusunda bugün de hala etkisini sürdüren bu problemli zihniyet üzerinde durulmalı bence öncelikle.senin bu zihniyette olduğunu düşündüğüm için söylemiyorum hadi yanlış anlaşılmasın:)sonuçta ataerkil anlayışın olumsuz tezahürlerini hiçbirimiz görmezden gelemeyiz.
    ben de amine weduddan bir alıntı yapayım:
    “ataerkilliğe, anaerkillik adına değil, fakat toplumun her üyesinin en üst düzeyde katılımını mümkün kılan ve bunu teşvik eden eşitlikçi ve işbirliğine dayanan bir sistem uğruna meydan okumak gerekmektedir.”
    selamlar..

    • bu konuda azmediyorum; çünkü insanı tanımanın, erkek ve kadını tanımanın bir çok soruya cevap verdiğini düşünüyorum. merakım çok basit aslında. neden bir erkek ve bir kadın var? neden bunların arasında aşılmaz farklar var? sorumu tekrar etmeme izin verin: neden kadın doğuruyor da erkek doğuramıyor? kadın ve erkeğin müşterek olduğu şeylerden bahsetmiyorum dikkat ederseniz, farklarında. mesela kul olmak. burada hiçbir varlık birbirinden farklı değil ki zaten. istesek de istemesek de Allah’ın kuluyuz. Ya da, Allah’a inanmayanların da gönlünü hoş edelim, istesek de mükemmel değiliz istemesek de. insan her hal ü kârda kusurlu (eksik). bu sınırları birisi koydu. aşamadığımız sınırlar var. bedenimiz mesela. niye kanatlarımız yok? istemez miydik olmasını? ne yapalım, yok. birisi böyle istemiş. işte bu sınırları anlamak Tanrı’yı hissetmeye götürüyor bizi. ben, bir erkek ve bir kadını görünce, hayatın her alanına yansıyan zıdlıkları farkediyorum. ve bu zıdlıkların bir araya geldiğinde nasıl bir bütün oluşturduğuna hayran kalıyorum. bütün derdim bu. sizinle paylaştığım sadece hayretim. başka bir şey değil. değerlendirmeler için teşekkürler.

    • Bu yorumdaki problematik (tipki Wadud’un yaptigi gibi) kesinlikle bizim degildir. Disaridan ihrac bir soruna, iceriden cozum bulamayiz.

      • “dışardan ihraç” ifadesini çoğu zaman kolaycı bir kaçış yolu olarak görmüşümdür. ve dahi islamın evrensel çaptaki sorunların çözümünü muhtevi olan evrensel boyutunu göz ardı eden bir söylem bana kalırsa.
        kaldı ki bu konuda zaten ‘üretim fazlası’ yeterince sornumuz mevcut.

      • Islamin evrensel boyutunun olmasi, evrensel ‘cozum’ beklememizi gerektirmez. Islam global degildir. Bu anlamda, sorun ‘bizim’ gibi gorunse de, ‘soru’ bizim degildir. ‘Kolaycilik’ dediginiz seyse bence en zoru. Modern’in taninmasi ve ne getirip goturdugunun bilinmesi gerekir.

      • herhangi bi konudaki -örneğin kadın konusu- sorunları öncelikle bizim görüp, çözüme yönelik soruları öncelikle bizim sormamış olmamız, o sorunun var olmadığı veya aynı zamanda bize de ait olmadığı anlamına gelmeyeceği gibi; bizim kendi sorularımızı üretmemizi de engellemez. yeterki yüzleşmekten korkmayalım.

      • Bir soru’nun onculleri nedir bilmeden verilen cevabin kiymeti harbiyesi yoktur, cunku boslukta sallanir. Anlatmak istedigim, bu sorun’un kime nasil gorunup nasil cevaplanacagi, soruyu soranin kastiyla yakindan alakalidir. Ayni gibi gorunse de, hazir sorulmus, bize de uyuyor, dur suna islami bir cevap bulalim demek, kolayci bir kacis yoludur. Sorunlarin tespitinden kacip, hazir sorulmus sorulari sahiplenmek, tanzimattan beri en ciddi sorun’umuzdur. Cevap bulacagimiz umidiyle ‘uretim fazlasi’ sorunlarimiza baskasinin gozuyle bakiyoruz.

      • “hazir sorulmus sorulari sahiplenmek, tanzimattan beri en ciddi sorun’umuzdur.”
        çok doğru, ben de önceki yorumumda bunu vurguladım zaten, kendi soru ve cevaplarımızı kendimiz üretelim.
        yeter ki, “dışardan ihraç” diyerek kendi sorunlarımızla yüzleşmekten kaçmayalım.

  • toplumsal kodlar galiba bu konuda da karşımıza çıkıyor. galiba çoğumuzu yanıltan da bu. yanlış tekrarlana tekrarlana alışkanlık yaratıyor ve insan “doğru” olanın bu olduğunu sanıyor. belirtilebilir olan: insaların yaptıkları çoğu zaman yetenekleriyle değil imkanlarıyla ilişkilidir. galiba kimse beni Hz. Meryem’in peygamber olmadığına ikna edemez. anne bronte charlortte bronte, ve emiliy bronte kardeşlerin diğerlerinden kötü edebiyat yaptıklarını(ki hepsi de ilk başta erkek isimleriyle yazmışlardı) Hadicim senin sevdiğin insan doğası, özellikle kötülük bağlamında emily bronte uğultulu tepelerle edebiyattaki ilk örneğini verir.), yine george sand erkek ismiyle yazmış ve hala öyle adlandırılan bir yazardır. hz. rabia tasavvufta azımsanacak gibi değildir. evet erkeklerin sayısı daha çoktur tarihin yazmaya değeer göreceği zirvelerde. ben bu gerçekten utandığımı dahi belirtebilirim, zira tarih(ben bunu cinayetler zinciri olarak adlandırıyorum) biz erkeklerin oluşturduğu bir durum. önceki yazında ki yorumumu tekrarlaak zorundayım. kadınların verdiği hayatı erkekler almakta…

    • ahmedim sen bu kodların toplumsal olduğunu söylemekle çok farklı bir noktada durduğunu zaten söylüyorsun. yanlışım varsa düzelt; ama bu görüşe göre doğuştan erkek ya da kadın diye bir ayırım yoktur. bu ayırımlar zamanla oluşur ve toplum bir erkek ve bir kadın var eder. bunun tartışması ayrıca yapılabilir ve bundan gerçekten zevk duyarım. ama sadece şu kadarını söyleyeyim: toplum yapabiliyorsa, beden olarak kadını erkek; erkeği de kadın yapsın. bence mümkün değil.
      hz.meryem peygamber olabilir. ben zaten kadından peygamber olmaz demedim. şu var ki hz.meryem peygamber ise verdiği sevgi mesajı ile peygamber olur ancak. tarkovski üstadımın belirttiği gibi hz.meryem sevgiyi, merhameti kısaca analığı temsil eder. yeri gelmişken bir kanaatimi daha belirteyim. kadın olmanın ana olmakla eşit olduğunu düşünüyorum. kadının anne olmaması kadınlığını eksik yapar bence.
      doğasını hor kullanan erkeklerin ne felaketlere yol açtığı konusunda ayrı düşünmüyoruz zaten. kadının kadınlığını bilmeyen erkek doğa nedir bunun farkında olamaz. eğer bir yerde kadın hor görülüyorsa, bundan doğa değil irade sorumludur.

    • Tarihin erkeklerin oyuncagi olduguna kesinlikle katiliyorum. Ve kadinlarin, bu oyna girme isteklerinin ciddi anlamda, fitrattan uzaklasmalarina neden olacagi kanisindayim. Hadi’nin belirttigi gibi, annelik, tarih yazmak gibi heves’lerle geri plana itilecek kadar onemsiz degildir. Bu vazifeyi yapabilecek tek canli olarak da kadini goruyorum.

  • Önce yazın için teşekkür etmeliyim.Ferhat’ın da dediği gibi özellikle karşı çıkmak için yazılmış gibi.yoksa bu da bir taktik mi:P
    Neyse kadın-erkek meselesine gelince; bu konudaki genel algıdan çok da fazla bişey söylemediğini, yani mevcut paradigmanın etkisinde kaldıgını düşünüyorum. (fazla ağır bi giriş mi oldu ne?)tabi herkesin fikirlerini beyan hürriyeti oldugu içün, şunları eklememe müsaade edersiniz sanıyorum: ilk olarak belli örneklerden hareketle kadın-erkek doğasının farklılığını temellendirmek için öne sürdüğün kanıtlar zayıf, çünkü düşünme biçimlerinden hareketle bütün yapılan genellemeleri cinsiyete indirgemen hata yapma ihtimalini kuvvetlendiriyor. Cümleleri kadın-erkek diye ayırmak bile, belli bir zihniyeti yansıtması açısından önemli diye düşünüyorum. Bu yüzden şu meşhur araba, soğukkanlılık ve cevapların peşinden gitme meselelerine hiç girmeyeceğim, -dikkat edersin yanılıyosun, haksızsın demiyorum- doğru da olsa bu olguların dile getirilip bişeyleri temellendirmede kullanılması ne kadar doğru ve ne kadar masum tartışılır? Örneğin sen söyleyinceye kadar filozoflar neden hep erkek diye düşünmemiştim, zira filozof olmak ile cinsiyet arasındaki ilişki bizi nereye vardırabilir, buradaki kolerasyon ve sayısal veriler bizi kadınların zekasının sentetiğine mi yoksa kadına biçilen rollerden dolayı (doğana uygun yaşa sen gerisine karışma:)) değil felsefe, başını bile kaşıyacak vakti olamamasına mı götürür tartışılır. zira felsefe hür düşünme ve zaman gerektiren, bir parça lüks kalacak bi faaliyet değil midir? ( peymanın da bahsettiği uzantıları hala süren mevcut ataerkil yapının etkilerini göz önüne alırsak..)
    Ayrıca, erkeklerin analitik düşünmeye, kadınların ise sentetik düşünmeye “yatkın” oldukları fikrine katılıyorum, ancak, evet, ekseriyet böyle olsa bile sentetik düşünmemek kadınları doğasından yine de uzaklaştırmaz, çünkü bir şeyin -ki bu sentetik düşünmek diyelim- olumsuzu -yani sentetik düşünmemesi- onun zıttı değil, nakîzi olur ki bu durumda “insanın” analitik veya sentetik düşünmesi mizacına ve çevresel faktörlere kadar geniş bir yelpazenin etkilediği bir dizi etken sonucunda oluşacağı gibi, zaman içinde değişebilir de .
    Sonuç olarak keskin çizgilerden, genellemelerden kaçınmanın daha doğru olacağını düşünüyorum, çünkü insanın söz konusu olduğu her yerde değişimi göz ardı etmenin, determinist bi bakış kullanmanın bizi yanıltacağı açıktır. Özellikle bu konuda bi paradigma değişikliğinin şart olduğuna inananlardanım, yazın da buna katkı sağladığı için tekrar teşekkür ediyorum. kalemine sağlık..

    • ferhat karşı çıkma dememişti, kışkırtma demişti. kışkırtıcı bir yazı olduğunu kabul edebilirim; ama asla kışkırtmak için yazmadım.
      bir takım çerçeveleri çizmek ne zamandan beri determinist bir tavır oldu anlayamıyorum. ben sadece kadında ve erkekte genel olarak gördüklerimi söylüyorum. sadece bu yazıya değil diğer yazılara da baktığınızda kadın ve erkeğin tavırlarına işaret ettiğimi görürsünüz. işte bu psikolojinin daha ziyade doğamızdan etkilendiğini düşünüyorum. yoksa isteyen erkek sentetik düşünsün, isteyen kadın başını erkeğin dizine koysun, isteyen erkek kadından daha dindar olsun, isteyen kadın erkekten daha duygusuz olsun, isteyen erkek anne, isteyen kadın baba olsun… bunların hiçbiri beni ilgilendirmez. ben sadece kadın olan kadınlara ve erkek olan erkeklere bakıyorum. ve etrafımda genellikle böylelerini görüyorum.
      yorumlar için teşekkürler.

    • Felsefe gibi bir ‘mefhum’u cinslere baglamadan dusunme konusunda katiliyorum. Ancak ‘biz herseyi cift yarattik’in sirri olarak da, kimi fiillerin disi, kimi fiillerin erkek oldugunu soylemek bilmem cok mu cesurca olur? Kadin illa ki her zaman ‘disi’ fiillerle istigal etmez, zira onun da mayasinda erkek’lik vardir. Erkek de, mayasindaki disi’likten dolayi kimi zaman ‘erkek’ fiillerinden feragat eder. Sinirlar denildigi gibi kesin degildir, ancak kadina disi fiil, erkege erkek fiilin yakismasi da kacinilmazdir.

  • son olarak kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. öncelikle hayretimi mucib olan şey, aynı şeyleri söyleyip, aynı yerlere referansta bulunmama rağmen diğer yazılarda böyle yorumlar olmamasıydı. bu yazıda gerçekten bir yorum patlaması yaşandı. ha bu güzel bir şey; ama diğer yazıların gadre uğradığını düşünmeden edemiyorum. yazıların bütünüyle okunması, düşüncelerimi daha iyi gösterecektir.

    temel inancım şu: insan kul ve köle ve nâkıs. insanın bir takım sınırları var aşamadığı ve aşamayacağı. bu sınırları bilmek insan için zor değil. sonuçta insanız hepimiz. bu sınırları keşfettiğimiz an, sınırları koyana teslim oluyoruz. ve bu teslimiyet öyle bir şey ki hayatta başka bir şeye yer bırakmıyor. her şeyi oluruna bırakıyor, kusurları görmezden geliyorsun. özgürlüğü değil boyun eğmeyi önemsiyorsun. ve diyorsun ki sadece ona boyun eğmekle özgürlüğümü kazanabilirim. sonra bir bakıyorsun kadına boyun eğen erkek ya da erkeğe boyun eğen kadın oluyorsun. sadece sevmekle var olabildiğini anlıyorsun. olanı sevmekle…
    kadını kadın olarak, erkeği erkek olarak seviyorsun. farklarını bilerek yol alıyorsun. farkları bir üstünlük olarak görmüyorsun; çünkü gördükçe boyun eğiyorsun.
    ben sadece farkları görmeye çalışıyorum, Allah’tan ayrı kaldıkça kurtulamayacağımız farkları. ne zaman ona kavuşuruz, işte o zaman farklardan azade oluruz. ölünce olduğumuza göre, bari ölmeden şu farkları görelim arkadaşlar.

    Tekrar yorumları için herkese teşekkür ederim. ben kendi adıma çok istifade ettim.

  • “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
    Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
    Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
    Günlere geldim bunu bana öğretmediniz”
    sezai karakoç, hızırla kırk saat 2

    bende bir şiirler destekleyeyim dedim.

  • Doğrusu bu yazıya bayanların ve erkeklerin verdiği cevaplar bile yazarın ortaya koyduğu tezi doğrular nitelikte.Yazının asıl amacını anlamak yerine duygular öne alınarak yapılmış yorumlar.Bir bayan olarak:)istisnaları dışarıda tutarak erkek ve kadındaki bu farklılıkları, birinin diğerinden üstünlüğü olarak değil, ikisinin de çok üstün olduğunun bir kanıtı olarak görüyorum.Dahası Allah’ın bir lütfu olan bu ayrılıkları fark etmek, Yaradanın hikmetini(bizim yitik malımızı)bulmak, yine insan olarak ayrım yapmaksızın bizi üstün kılar ve zaten biz farklılıkları farkedebildiğimiz için insanızdır ve üstünüzdür öyle değil mi???

fhazar için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s